SINIRLARLA YA DA SINIRLARDA YAŞAMAK

SINIRLARLA YA DA SINIRLARDA YAŞAMAK

SINIRLARLA YA DA SINIRLARDA YAŞAMAK

Birkaç yıl kadar önceydi. Bir telefon şirketi, yeni piyasaya sürdüğü cep telefonunu “sınırları kaldır” sloganıyla tanıtmıştı. Sanırım bu yazıyı yazmaya da o zaman karar vermiştim. Bu slogan, günümüzde sınırların ele alınış biçimi hakkında düşündürmüştü beni. Bir ara da “now or never” sloganı oldukça görünürdü. Türkçe’ye “şimdi ya da hiçbir zaman” olarak çevrilebilen bu slogan; kıyafetlerin, çantaların, rozetlerin üzerine sıklıkla basılıyordu. Çantadan söz açılmışken, geçtiğimiz yıldı sanırım, şeffaf bir çanta modeli epey popüler olmuştu. Dışarıdan bakıldığında içi tamamen görünen, iç ve dış arasındaki sınırı ortadan kaldıran bir model… Bu ve benzer karşılaşmalar, zihnime sınırlar hakkında birer çentik atıyordu. O çentiklere dolanları yazıya dökmek ise bugünün işiymiş anlaşılan.

Her nedense günümüzde sınırlar; daha çok zorlanması, yok sayılması, ortadan kaldırılması gereken bir engel gibi ele alınıyor. Günümüzün kişisel gelişim anlayışı da bizlere mütemadiyen sınırlarımızdan kurtulmamızı telkin etmiyor mu? Daha fazlasını istemenin, daha fazlasına sahip olmanın, arzu ettiklerimize herhangi bir sınır ve engellenme olmaksızın erişmenin bizleri daha mutlu edeceğine dair bir bekleyiş söz konusu sanki.

Sınır; ayıran, belirleyen, koruyan işlevlere sahiptir aslında. İç ve dışı, ben ve ötekini, gerçek ve düşlemi birbirinden ayırır, aralarındaki bulanıklığı giderir. Kişiler arası ilişkilerde mesafeyi düzenler ve öznel alanın korunmasını kolaylaştırır. Kişiye yalnız yapamayacaklarını değil, yapabileceklerinin neler olduğunu da belirgin bir biçimde gösterir.

İnsan yavrusunun ruhsal gelişimine göz atacak olursak, sınırın önem ve işlevini daha bir kavrayabiliriz. Yaşamın erken dönemlerinde bebek, kendisini anneden ayrı bir var oluş biçiminde algılayabilmek için ben ve öteki arasındaki ayrımın gelişmesine ihtiyaç duyar. Her gereksinimi anında ve ziyadesiyle doyurulan bebek, kendisi ve bakım veren arasındaki ayrımı kavramakta güçlük çeker. Öyleyse bu ayrımın kavranmasında doyuma ilişkin bazı sınırlar devreye girmelidir. Böylelikle bebek kendisi ve annesi arasındaki ayrımı fark edebilir, “şimdi ya da hiçbir zaman” yerine “şimdi değilse de az sonra” anlayışını kazanarak doyumu sağlayacak şeyi zihninde simgeleştirebilir.

Ruhsal gelişimin ilerleyen evrelerinde de sınıra duyulan gereksinim varlığını sürdürür. Memeden ayrılma, dilin devreye girmesi, bakım verenin yaşamında önemli ötekilerin varlığıyla karşılaşma, tuvaleti tutabilme gibi erken gelişimsel görevlerin hemen hepsinde bir sınır söz konusudur. Bu sınır, insan yavrusunun bedensel ve ruhsal matürasyonu için gereklidir. Her arzu ve gereksinimin anında ve sonsuz bir biçimde doyurulamayacağına, giderilemeyeceğine ilişkin bir mesajdır bu. Bu mesaj, bir yandan da gerçeklik ilkesinin yerleşmesini, hayal kırıklılıklarıyla baş etme kapasitesinin güçlenmesini sağlar.

Okul öncesi döneme gelindiğinde çocuk, ebeveynleri ile arasındaki cinsiyet ve kuşaklar arası farklılığı anlama süreçlerini deneyimler. Ebeveynleri ile özdeşleşirken onlar gibi olabileceği ve olamayacağı hususları kavrar. Annesi ya da babası ile evlenemeyeceği, aynı anda hem kız hem oğlan olamayacağı gerçeği ile yüzleşir. Diğer bir deyişle; bir şeyleri seçmek, bir şeylerden de vazgeçmek zorunda kalır. Aslına bakılırsa, bunların her biri aynı zamanda gelişimsel birer travmadır; fakat bu travmalar Roussillion’a göre yapılandırıcı, dönüştürücü ve ruhsal gelişim için gereklidir.

Devamında çocuğun dünyasına diğer önemli ötekiler girmeye başlar. Okul, öğretmenler, arkadaşlar… Okul çağı çocuğu, okulun ve bir arada yaşamanın her zaman hoşa gitmese de gerektirdiği kimi kurallarla karşılaşır. Yaşamın erken dönemlerinden itibaren devrede olan bu sınır, yasak ve kurallar insan yavrusunun üstbenliğini oluşturur. İlkel benlikten gelen tehlikeli arzu ve talepler, iyi işleyen bir üstbenlik yapılanması ile karşılaştığında benlik, kimi olgun çıkış yolları bularak yoluna devam etmeye çalışır. Üstbenliğin çok katı ve cezalandırıcı olması durumunda ise nevrotik bir tablo ortaya çıkar. Diğer yandan sınırların olmayışı, her arzu ve talebin doğrudan doyuma ulaşması da benlik açısından tehdit edicidir.

Günümüzdeki “sınırları kaldır” sloganı aynı zamanda kişiyi tümgüçlü bir konuma yerleştirir. Tümgüçlülükle yan yana duran büyüklenmecilik, günümüz insanın engellenmelerle, hayal kırıklıklarıyla baş etmesini de zorlaştırır. Böylesi bir engellenme durumunda onu kendisine ya da ötekine yönelik saldırganlaştırır. Ruhsal dayanıklılık kapasitesinin gelişmesini engeller. Yüz yıl öncesi insanı daha çok nevrotik ıstıraplarla haşır neşir iken günümüzde daha çok sınır ve narsisistik yapılanmalar başı çeker durumdalar. Bu yazıda değinemeyeceğim kadar derin tartışmaları hak etmekle birlikte nevrozlar ile psikozlar arasındaki sınırda duran ruhsal yapıların (Chabert’in deyimiyle sınır işleyişlerin), sınırların zorlandığı bir dönemde daha sık görülmesi oldukça anlamlıdır.

Gayet tabii, bütünüyle sınırlar karşısında boyun eğen, öznelliği ve onun çıktısı olan yaratıcılığı ipotek eden konformist bir anlayıştan söz etmiyorum. Yalnız günümüzde birçok anlamda sınırlara yönelik tutumun ve bunun doğurduğu ruhsal sonuçların gözden geçirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Nevrotik ıstırapların ruhsal tedavisinde amaç, katı ve cezalandırıcı sınırlara bir esneklik kazandırabilmek, bastırılan malzemenin semptoma dönüşmeden kendine bir çıkış yolu bulmasını sağlamak ise; kendiliğe ilişkin ıstırapları olan günümüz insanın tedavisinde de sınırları yeniden gündeme getirmenin önemli olduğuna inanıyorum.

O nedenle zaman zaman erişememeyi, yapamamayı, altından kalkamamayı, gücümüzün yetmeyişini kabul edebildiğimiz, bazen beklemenin ya da vazgeçmenin gerekliliğine katlanabildiğimiz bir ruhsal dünya dileğiyle…

Dr. Aykut BORA

One thought on “SINIRLARLA YA DA SINIRLARDA YAŞAMAK

  1. Esra

    Özellikle son zamanlarda kişisel olarak sınırlarımın varlığından rahatsızlık hatta suçluluk duyuyor olmam, çevreden kulağıma çalınan bu “sınırlarını kaldır” cümlelerinin bana verdiği sıkıntı, başladığım işten ölsem de vazgeçemeyeceğimi düşünmem… bana sürekli güçlü olmak zorundalığını hissettiriyor ve güçlü olamadığımda da beni güçlüymüş gibi davranmaya itiyordu. Bu da beraberinde bastırılmış bir çok duygu sonucu patlamalara yol açıyor; depresif ruh hali, ağlama krizlerini doğuruyordu. Yazınıza rastlamam boşuna değil 🙂 Bazen “sınırlarla” ve “sınırlarda” dengesini korumak önemli belki de… Çok güzel bir bakış açısı, teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.