SESSİZLİĞİ DUYMAK

SESSİZLİĞİ DUYMAK

SESSİZLİĞİ DUYMAK

Bir yazıya başlamadan önce, aklıma düşen konuyu bir süre zihnimde demlenmeye bırakırım. Üzerine okur, düşünür, birileriyle sohbet eder, yazmaya koyulduğumda beslenmek üzere çağrışımlarımı bir köşeye not ederim. Bir zamandır da sessizlik hakkında meşgul zihnim. Daha önce üzerine çokça bir şeyler söylenip yazılan bir konu. Zihne getirdiği çağrışımlar açısından da oldukça zengin.

Sessizlik hakkında düşünmeye başladığımda aklıma ilk gelenlerden biri, belki de en çok bilinen atasözlerinden olan “söz gümüşse sükût altındır” oluyor. Bu deyiş, sözü de yabana atmaz; fakat sessizliğe daha fazla değer biçer. Bu değer, sessizliğe mi yoksa susmaya mıdır bilinmez. Belki de söz karşısında susabilmeye ilişkin bir övgüdür. Cem Adrian da “tüm sözler seninse, sessizlik benim” dizeleriyle sahip çıkmıyor mu sessizliğe?

Kendimi sessizliğin çağrıştırdıklarına bırakmayı sürdürdüğümde, bir süre sonra olumsuzlar da geliyor. “Fırtına öncesi sessizlik” gibi. Öyleyse kimi zaman sessizlik, az sonra kopacak fırtınanın tekinsiz habercisi de olabiliyor. Bu satırları yazarken, ilkokulda bir gezi dönüşü dinlenme tesisisin marketinde satılan, mukavvadan bir tablonun üzerindeki yazıyı hatırlıyorum: “En tehlikeli insanlar, en sessiz olanlardır.”

Kimi zaman da sessizlik olduğunda “kız çocuk doğdu” denir. Erkekliğin tek başına kıymet ettiği toplumlarda, bir kız çocuğu doğduğunda ağızları bıçak açmadığından ve adeta eksik doğmanın yası tutulduğundan böyle söyleniyor olsa gerek. Bu ifade, yalnız üzerinde yaşadığımız toprakların kültürüne mi ait diye düşünürken Gürcistan’da cinsiyet eşitsizliği ile ilgili yapılan bir projenin adıyla karşılaşıyorum: “Silent Garden: A Girl is Born.” Yani, Sessiz Bahçe: Bir Kız Çocuğu Doğdu.

Peki, sessizlik, psikoterapide nasıl bir yer bulur kendisine? Psikoterapi için vazgeçilmez olan ses, duyulmadığında neler olur? Breuer’ın hastası Bertha Pappenheim’ın (meşhur Anna O. vakası) yürüttükleri tedaviyi “talking cure” yani “konuşma tedavisi” olarak adlandırması boşuna değildi. Öyleyse konuşma durduğunda terapi odasında yaşanan şey, yalnız işitsel bir boşluk mudur? Yoksa Theodor Reik’in sözünü ettiği “üçüncü bir kulak” ile dinlendiğinde sessizlikte bir şeyler duymak mümkün olur mu?

Psikanalizin erken dönemlerinde, sessizlik çözümlenmesi gereken bir tür direnç olarak ele alınsa da ilerleyen yıllarda sessizliğe ilişkin bu tutum değişmiş, sessizlik psikanaliz ve psikoterapide önemli bir enstrümana dönüşmüştür. Freud, başlarda hastaların sessizliğini çözümlenmesi gereken bir direnç olarak görse de terapistin sessizliğinin kıymetini erken fark etmiştir. Bilindiği üzere başlarda çoğunluğu histeri nevrozundan mustarip hastaların tedavisinde hipnozu kullanmış, bir süre sonra hipnozu terk ederek, bir zamanlar Breuer’ın da yaptığı gibi, hastalarını semptomları ile ilgili olabilecek anıları hakkında konuşmaya teşvik etmiştir. Bu esnada hastaların anılarını hatırlamalarını kolaylaştıracak kimi sorular sormuş, hatta eliyle hastalarının alnına bası uygulamıştır. Elisabeth Von R. ismiyle bilinen hastası Freud’un sorularının dikkatini dağıttığını söylediğinde Freud, terapistin sessizliğinin önemli olduğu gerçeğini fark etmiştir. Günümüzde de serbest çağrışım olarak bilinen ve psikanalitik çalışmada kullanılan bu yöntemde, danışanın aklından geçen her şeyi herhangi bir sansür uygulamadan olduğu gibi anlatması beklenir. Terapistin sessiz bir dinleyici olarak kalması ise danışanın içe dönmesini ve çağrışımlarını seansa taşıyabilmesini kolaylaştırır.

Psikanalitik yönelimli çalışmalarda hemen her seans sessizlikle başlar. Bu sessizlik, terapistin danışanı dinlemek üzere hazır olduğu anlamına gelir. Bir benzetme yapacak olursak, seanstaki sessizlik, danışana verilen boş bir kâğıt gibidir. Danışan bu kâğıdı eline alır, bir süre bakar ve zihninden geçenlerin kâğıda dökülmesine izin verir.

Her ne kadar terapist, danışandan aklından geçen her şeyi anlatmasını beklese de kimi zaman konuşma kesilir ve odaya bir sessizlik hâkim olur. Diğer yandan fiziksel olarak bir ses duyulmasa dahi hem terapist hem de danışanın zihni seslidir; çünkü zihin mütemadiyen konuşmaya devam eder. Peki, bu sessizlik esnasında ne olur?

Her bir psikoterapi ilişkisinin sessizliği kendine özgüdür ve birbirinden farklı anlamlara sahiptir. Sessizlik, kimi zaman konuşulanların işlenmesine alan açarken, kimi zaman gerçekten de bir direncin ifadesidir. Tıpkı tuvaletini tutan ve bırakmayan, içle dış arasındaki kontrolü sağlamaya çalışan bir çocuğun yaptığı gibi… Kimi zaman, konuşmadan önce zihinden geçenleri bekletmek ve düzenlemek üzere işlev görür. Kimi zaman da bir ketlenmeye işaret ediyor olabilir.

Kimi durumlarda seans odasındaki sessizlik, anne bebek arasındaki dil öncesi döneme ilişkin bir benzerlik taşır. Konuşmadan anlaşmak gibi. Bir danışanım, yeterince yakın ilişkilerde konuşmanın gereksiz olduğunu söylemişti. Ona göre, eğer iki kişi birbirini gerçekten seviyorsa birbirlerinin neye ihtiyaç duyduklarını konuşmadan da anlayabilirlerdi. Öyle ya dil, bir yerde anne ve bebeğin ayrışmasını sağlayan bir üçüncü olarak giriyordu aralarına. Psikanalist Nesrin Koçal, Uluslararası Psikanaliz Buluşmaları’nın birinde yaptığı “Söz ve Sükût” başlıklı konuşmasında Sacha Nacht’tan bir alıntı yaparak şöyle söylüyordu: “Konuşmak, hasta ile analist arasındaki temel bağ iken, aynı zamanda bilinçdışında onları ayıran bir bariyer değil midir?”

Sessizliğin psikoterapide ustaca kullanılması gereken bir enstrüman olduğunu söylesek de danışanlar çoğunlukla terapistin sessizliğinden şikâyet ederler. Bunu, terapistin uzak ve soğuk birisi olmasına bağlarlar. Kimi zaman seanstaki sessizlik hakkında boşa giden zaman gibi düşünebilir ya da sessizlik karşısında oldukça gergin ve sanki terapist ondan her an bir şey anlatmasını bekliyormuş gibi hissedebilirler. Oysa bu bir yandan da danışanın kendi başına kalabilme kapasitesi ile ilgilidir. Bir ötekinin varlığında kendi başına kalabilmek… Sessizliğe yer açmayan, sessizliği bozan, daima söz ile dolduran terapist, aynı zamanda danışanın kendi başına kalabilme kapasitesine de zarar vermiş olmaz mı?

Diğer yandan, terapistler de kendi sessizliğinin ne anlama geldiği hakkında düşünmelidir. Danışanın sessizliği ile kalabilmenin, psikoterapide sağladığı bütün bu zenginliğin yanı sıra suskunluğunun ardında olanları da anlamalıdır. Neden susuyoruz? Danışanın kendine başına kalabilmesi, kendini çağrışımlarına bırakabilmesi ve sessizlik aracılığıyla anlatmaya çalıştıklarını duyabilmek için mi; yoksa sıkıldığımız, kızdığımız, söyleyecek bir şeyimiz olmadığı için mi? Yukarıdaki satırlarda yer verdiğim konuşmadan bir alıntı daha yapacağım. Koçal, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde şöyle devam ediyordu: “Yani analistin yerinde olmayan konuşması kadar yerinde olmayan suskunluğu da mercek altına alınması gereken bir durumdur.”

İki kişilik bir alanda iki ayrı sessizlikten söz etmek mümkün müdür bilinmez ama hem danışanın hem de terapistin sessizliğinin psikoterapi sürecini zenginleştirmesi, ardında olan sesin duyulması ile mümkün olabilir. Amerikalı yazar Elbert Hubbard’ın sözü bütün bunu özetler nitelikte değil mi: Sessizliğinizi anlamayan, muhtemelen sözlerinizi de anlamayacaktır.”

Dr. Aykut BORA
Psikolojik Danışman

Yararlandığım Kaynaklar

Bulut, P. B. (2019). Psikanalitik yönelimli psikoterapi seanslarındaki sessizliğin konuşma analizi ile incelenmesi. AYNA Klinik Psikoloji Derg. 6 (1), 63-84.

Hill, C. E., Thompson, B. J., Ladany, N. (2003) Therapist Use of Silence in Therapy: A SurveyClin Psychol 59: 513–524

Jones, E. (1961). Freud: hayat ve eserleri. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. 2004.

Koçal, N. (2017). Söz ve Sükut. 19. Uluslararası İstanbul Psikanaliz Buluşmaları. İstanbul.

Lagaay, A. (2008). Between sound and silence: voice in the history of psychoanalysis. E-PISTEME, 1(1), 53-62.   

Lane, R. C., Koetting, M. G., Bishop, J. (2002). Silence as communication in psychodynamic psychotherapy. Clinical Psychology Review 22, 1091–1104.

2 thoughts on “SESSİZLİĞİ DUYMAK

  1. Merve

    Merhaba;
    Benim eski is yerinde patronum vardı ve o derdi ki sakın hiçbir şeye sessiz kalma sessizlik kabul etmek demektir iste bu yuzden sukut ikrardan gelir ikrar kabul etmektir derdi.Ben bir arkadaşımla ona hakaret etsemde,bağırsamda sessiz kaldigi icin arkadaşlığını bitirdim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.