LA CASA DE PAPEL ÜZERİNE PSİKANALİTİK DÜŞÜNCELER

LA CASA DE PAPEL ÜZERİNE PSİKANALİTİK DÜŞÜNCELER

LA CASA DE PAPEL ÜZERİNE PSİKANALİTİK DÜŞÜNCELER

Popüler yapım ve yayınlardan, en azından popüler olduğu süre boyunca uzak durmaya çalışırım. Herkesin izlediğine ya da okuduğuna bir mesafe almak ya da burun kıvırmak değil niyetim. Popülaritenin, popüler olan her ne ise, onunla öznel bir ilişki kurmayı zorlaştırdığını düşünürüm. O nedenle birçok filmi, diziyi ya da kitabı “modası” geçtikten sonra izler ya da okurum. La Casa de Papel de adını sıklıkla duyduğum, sonra izlerim diye bir kenarda beklettiklerimdendi; fakat bir dostumun ısrarlı önerisini kıramayıp popüler olduğu zamanlarda başladım diziye. Bir süredir beklenen üçüncü sezonunu da geçtiğimiz günlerde izleyip bitirdim.

La Casa de Papel, son yıllarda en çok izlenen ve konuşulan yapımların başında geliyor. Öyle tahmin ediyorum ki bu yazıya ilgi gösterip okuyacak olanların büyük bir kısmı diziyi izlemiştir. Yine de diziden habersiz olan ya da henüz izlemeyenler için diziyi kısaca tanıtmakta fayda var. Dizide, Profesör takma adlı biri, daha önce çeşitli soygunlarda yer almış ve soygun sürecinde gereksinim duyulabilecek bazı konularda uzman bir ekiple, İspanya Kraliyet Darphanesi’ni soymak üzere bir hazırlığa girişir. Beş aylık bir çalışma süresince, soyguna ilişkin bütün detaylar üzerinde büyük bir titizlikle çalışırlar. Hazırlıkların tamamlanmasının ardından ekip darphaneye girer, ekibi koordine eden Profesör ise süreci dışarıdan takip eder ve yönlendirir. Zaman zaman beklenmedik durumlarla karşılaşsalar da Profesör’ün ince zekâsı ile aksiliklerin üstesinden gelmeyi başarırlar. Polis dahil herkes, onların darphanenin kasasını soyacaklarını beklerken, onlar darphanede kendileri için kayıt dışı milyonlarca banknot basar. Para basımını sürdürmek için bir yandan darphanenin kontrolünü sağlamaya çalışırlarken bir yandan da rehineler ve dışarıda soygunu durdurmak için oluşturulan polis ekibi ile kurdukları teması izlettirirler bize. Profesör ve polis müfettişi arasında geçenler, adeta bir satranç oyunu gibidir. Dizinin ilk iki sezonunun sonunda ekip, bastıkları paralarla birlikte polisi atlatarak kaçmayı başarır. Üçüncü sezonda ise içlerinden birinin yakalanması nedeniyle, dünyanın farklı bölgelerine dağılan ve zengin bir yaşam süren ekip üyelerinin yeniden bir araya geldiğini ve tutuklanan arkadaşlarını kurtarmak için yeni bir soygun planladıklarını görürüz. Soygunun hedefi, bu kez de İspanya Merkez Bankası’nın altın rezervidir. Kısa süren bir hazırlık sürecinin ardından, aslında daha önceden planlanmış; fakat hayata geçirilmemiş olan bu soygun için işe koyulurlar. Bu soygun, bazı nedenlerden ötürü öncekine oranla daha zorlu ilerler. İşlerin karıştığı ve izleyici açısından gerilimin yüksek olduğu bir noktada, soygunun ve ekibin akıbetine ilişkin belirsizliklerle birlikte üçüncü sezon sona erer.

Dizideki karakterlerden Tokyo

Dizinin üçüncü sezonunu izlemeyi tamamladıktan sonra, dizinin neden bu kadar izlendiği ve beğenildiğine ilişkin düşünürken buldum kendimi. Bu soruya elbette farklı biçimlerde yanıt verilebilir. Dizinin kurgusu, konunun ele alınış ve işleniş biçimi, oyuncuların performansı, gönderme yapılan sosyopolitik meseleler ve daha birçok şeyin bunda etkisi büyük. Bunların hakkını saklı tutmakla birlikte, düşüncelerimin daha çok soygun; diğer bir deyişle çalma davranışı etrafında toplandığını fark ettim. Hem diziye hem de dizideki kırmızı tulum giyen ve yüzlerine Salvador Dali maskesi takan soygun ekibine yönelik oluşan ilgi ve beğeninin, çalma davranışının ruhsallığımızda düştüğü yerle bir ilgisi olup olmadığı hakkında etraflıca düşünmeye başladım.

Bu konuyu daha iyi anlamak ve bu yazı aracılığıyla sizlere aktarmak için psikanalitik düşüncenin yardımına başvuracağım. O nedenle, öncelikle dizideki İspanya Kraliyet Darphanesi ve Merkez Bankası’na yönelik soygunun temelini oluşturan “çalma” davranışının psikanalitik kuramda nasıl konumlandırıldığına bir göz atalım.

Çocuklarla yürüttüğü psikanalitik çalışmalarla bilinen Anna Freud, çalma davranışından söz edebilmek için ben ve öteki arasındaki ayrımın gerçekleşmiş olması gerekliliğinden söz eder. Yaşamın başlangıcında, bebek ve anne arasında ben-öteki ayrımı çok net değildir. Bebek, annesinin bedenini kendisininmişçesine kullanır. Bu, bir tür yanılsamadır ve ruhsal gelişim için bu yanılsamanın tedrici olarak ortadan kalkması gerekir. Böylelikle bebek, kendisi ve annesi arasındaki farklılığın ayırdına varır. Kendisi ve öteki arasındaki farklılığı anlayan bebek; bununla birlikte kendisine ve ötekine ait olanları, diğer bir deyişle kişisel mülkiyeti kavramaya başlar. Anna Freud, çalma davranışına ilişkin düşüncelerini sürdürürken suç işleyen gençlerin ilk olarak annelerinin cüzdanlarından para çaldıklarını vurgular. Aslında kendi pratiğimde de karşılaştığım üzere, yalnız suç işleyenler değil; herhangi bir suç davranışı olmayan, erkekler çoğunlukta olmak üzere, birçok kimsenin annelerinin cüzdanlarından para çaldıklarını, utandıkları bir itiraf olarak paylaştıklarına tanıklık etmişimdir.

Görüldüğü üzere Anna Freud; çalma davranışını, anne ve bebek arasındaki erken ve geç dönem ilişkiler ekseninde ele alır. Anna Freud’un düşüncelerinin yanı sıra, erken dönem anne bebek ilişkisini daha iyi anlamak adına Melanie Klein’ın düşüncelerinin izini sürebiliriz.

Yaşadıkları dönemde Anna Freud ve Melanie Klein arasında psikanalitik hareket açısından oldukça verimli geçen tartışmalar olmuş, bu tartışmalar Britanya Psikanaliz Cemiyeti’ni de ikiye bölmüştür. Klein’ın düşünceleri psikanaliz camiası içinde oldukça ses getirmiştir. Sigmund Freud, ruhsal gelişimde daha çok fallik dönem (3-6 yaş arası) ve bu dönemde yaşanan çatışmalar üzerinde dururken, Klein bu odağı ruhsallığın daha erken evrelerine taşımıştır. Klein’ın bu bakışı, beraberinde nevrozlar dışındaki psikopatolojiler hakkında düşünme ve çalışma fırsatını da getirmiştir. Çocuk psikanalizinin öncü isimlerinden biri olan Klein, yaklaşık olarak yaşamın ilk yılına denk düşen yaşantılara odaklanmış, bebeğin başlangıçta meme ucu, ardından meme ve anneyle kurduğu erken dönem ilişkileri anlamaya çalışmıştır. Ona göre meme, yalnız fiziksel bir nesne değil; aynı zamanda bebeğin içgüdüsel arzuları ve bilinçdışı fantezilerinin de yöneldiği bir “şey”dir.

Anna Freud, babası Sigmund Freud ile

Anna Freud’un düşüncelerinden de hatırlayacağımız üzere hemen birçok kuramcı, başlangıçta bebek ve anne arasındaki ben-öteki ayrımının olmadığından söz eder. Örneğin Margaret Mahler, bu durumu yaşamın ilk ayına özgü, normal kabul edilen bir otistik evre olarak tanımlar. Klein da bebek ve anne arasındaki bu ayrımın belirmeye başlamasıyla birlikte bebeğin, haz ve doyum sağlayan memenin kendisine değil; ötekine, yani annesine ait olduğunu kavradığı ve bununla birlikte haset duygusu geliştirdiği üzerinde durur. Hele ki meme dramatik bir biçimde doyum sağlamıyor ve mahrumiyet yaratıyorsa hissedilen bu hasedin yoğunluğunun da kaçınılmaz olarak arttığını söyler Klein.

Klein’a göre bebek, memeye oral bir açgözlülükle saldırır. Onu ele geçirmeyi ve üzerinde bütünüyle bir denetim sağlamayı arzular. Julia Kristeva’ya göre bebeğin meme ucuyla kurduğu kısmi nesne ilişkisi, daha sonra meme ve ardından anneye varan daha bütünleşik bir nesne ilişkisine doğru evrildikçe, bu arzular yalnız meme üzerinden değil; annenin bedenin tümü üzerinden hissedilir. Bebek, annenin bedeni ve bu bedenin içerdiklerine ilişkin güçlü bir merak duygusu da geliştirir. Klein, bu merak duygusunun aynı zamanda bilme içgüdüsünün de temelini oluşturduğunu söyler. Klein, kuramında bebeğin annenin bedenini, içinde dışkılar ve bebekler olan ve hatta babanın penisini de içeren bir biçimde düşlemlediğini söyler. Bu içeriklerin, yalnız merak edilen değil; aynı zamanda çalınmak ve bu sayede sahip olunmak istenen şeyler olduğunu da hatırlatır.

Klein, bebeğin anne bedenine yönelik bütünüyle sahip olma, denetleme, içine girme ve tahrip etmeye yönelik fantazmalarını* yaklaşık olarak yaşamın ilk yılına yerleştirir. Bu ilk yılı da adına dönem ya da evre demediği, konum ya da pozisyon olarak tanımladığı iki duruma ayırır. İlki paranoid şizoid konum, diğeri ise depresif konumdur. İlk yılın hemen hemen yarısına denk düşen paranoid şizoid konumda bebek, anne bedenine yönelik yıkıcı düşlemleri karşısında annesinden de bir misilleme geleceğine ilişkin paranoid bir endişe taşır ve bunun karşısında şizoidik (içe çekilen) savunmalar geliştirir. Depresif konum ise bebeğin annesine yönelik yıkıcı düşlemlerinden ötürü bir suçluluk hissettiği, iyi ve kötünün bir arada olabileceğini kavradığı ve bir onarım çabasına girdiği süreçtir.

Klein’ın kuramı, dışarıdan bakıldığında karmaşık görünür ve anlaşılması oldukça güç olabilir. Dil öncesi ve hatırlanmayan bir döneme ilişkin bu düşünceleri kavramak güç olsa da bebek gözlemi ve erken döneme ilişkin malzemeler sağlayan diğer klinik çalışmalar sayesinde Klein’ın kuramlarının daha kolay kavrandığını görmek mümkündür. Anna Freud ve Klein’ın çalma davranışına ilişkin erken dönem anne bebek ilişkisine dair düşüncelerinin ardından, dikkatlerimizi daha anlaşılır bir dille düşünen ve yazan bir başka psikanaliste yönlendirebiliriz: Donald Winnicott.

Melanie Klein (1882-1960)

Britanya Psikanaliz Cemiyeti içerisinde Anna Freud ve Melanie Klein’ın taraftarları arasındaki ayrımda, tarafsız kalmayı seçen Donald Winnicott, çocuklardaki çalma davranışına ilişkin doğrudan alıntıladığım şu cümleleri sarf eder: “Bu çocuk ne yapıyor? Hırsız çaldığı nesneyi aramıyor. Bir kişiyi arıyor. Annesini arıyor, ancak bunu bilmiyor.”

Görüldüğü üzere Winnicott da çalma davranışını anne ve bebek arasındaki ilişkinin derinliklerinde aramıştır. Ona göre; hırsızlık yapan çocuk, kendisinden bir şey çalmaya hakkı olduğu kişiyi, yani annesini arayan bir süt çocuğudur. Winnicott’un gönderme yaptığı süt çocukluğu dönemi, işaret ettiği zaman aralığı açısından Klein’ın düşünceleriyle de örtüşmektedir. Bella Habip’in bir makalesinde Winnicott’tan aktardığı üzere; çocuğun çalma davranışı, annesi üzerinde bir hak iddia etme anlamı taşır.

Şimdi, bu yazıya konu olan La Casa de Papel dizisini bu düşünceler ışığında ele alabiliriz. Öncelikle üzerinde durmamız gereken noktalardan biri, soygunda hedef alınan yerlerdir. Her ikisi de devlete ait kurumlar: biri darphane diğeri ise merkez bankasının altın rezervi. Soygunun hedefinin herhangi bir banka ya da özel mülk değil de devlete ait kaynaklar olması düşündürücüdür; çünkü devlet bir anlamda ebeveynsel bir konuma sahiptir. Çeşitli kaynaklar üreten ve sağlayan, kimi zaman da sınırlayan ve cezalandıran bir şeydir devlet. En azından öyle olması beklenir. Bu yönüyle devletin özellikle dilimizde bazen “ana” bazen de “baba” olarak nitelenmesine şaşırmamak gerekir. Aslına bakılırsa devlet, Klein’ın gönderme yaptığı gibi babanın penisini de içeren bütünleşik bir ebeveyn imagosudur.  

Soygun ekibi, gerçekleştirdikleri eyleme ilişkin herhangi bir suçluluk hissetmez gibi görünürler. Yanı sıra halkın beğeni ve desteğini toplamayı dahi başarırlar. Soygun ekibi, yaptıklarının bir hak olduğunu düşünmektedir. Bu düşünceleri, Winnicott’un göndermesinde de olduğu üzere, çalma davranışı sergileyen çocuğun annesi üzerindeki hak iddiasıyla benzerlik gösterir. Dizide devlet, kaynakları kötüye kullanmakta ve ona gerçekten gereksinim duyanları çeşitli biçimlerde mahrum bırakmaktadır. Dizinin üçüncü sezonunda, merkez bankasındaki gizli bir kasanın içerisinde, devletin “kirli” çamaşırlarının yer aldığı belgelere ulaştıklarını ve bunu bir tehdit aracı olarak kullandıklarını görürüz. Bu durumda devlet, gereksinim duyulan kaynaklara sahip; fakat Klein’ın kuramında değindiği üzere, bunlardan mahrum bırakan “kötü annedir”. O nedenle, güçlü bir haset duygusuna ve yıkıcı düşlemlere yol açar. Eğer öyleyse o kaynaklarının gizlendiği yerlere girilebilir, tahrip edilebilir, üzerinde bütünüyle bir denetim sağlanarak içindekiler çalınabilir. Özellikle darphane soygununda kasada yer alan parayla yetinmeyerek, darphanede kendileri için kayıt dışı para basmaları, Klein’ın memeye oral bir açgözlülükle saldıran bebeğe ilişkin söylediklerini çağrıştırmaktadır.

Donald W. Winncott (1896-1971)

Soygun öncesinde yapılan hazırlıklarda, darphane ve merkez bankasının içinin nasıl merak edildiğini, içeri girmeye ve orada bütünüyle bir denetim kurmaya ilişkin detayların neredeyse paranoid bir zihinle nasıl kurgulandığını görürüz. Bu paranoid düzeydeki önlemlerin nedeni, olası bir misillemeye karşı kendilerini korumakla ilgildir. Profesör, dizide de sıklıkla gönderme yapıldığı üzere, adeta bir satranç oyunundaymış gibi rakibinin olası hamlelerini öngörerek adımlar atar. Bu adımlar, Klein’ın paranoid şizoid konumunu akla getirir. Bebeğin annesinin bedenine yönelik haset ve yıkıcı düşlemleri karşısında bir misilleme geleceğine ilişkin endişe duyması ve bu endişeyle baş etmek üzere şizoidik (içe çekilen) savunmalar geliştirmesi ile benzerlik gösterir.

Son olarak, üçüncü sezonun son bölümünde daha önceki soygunda polis müfettişi olarak yer alan; fakat sonraları Profesör ile aşk yaşayarak ekibe katılan Lizbon karakteri yakalanır. Merkez Bankası’nda da işler yolunda gitmiyordur. Dizinin ilk iki sezonunda da ekipten üç kişiyi kaybetmişlerdir. İçlerinden bazıları ise kimi zaman yakalanma tehlikesi geçirmiş ya da neredeyse yakalanmalarına neden olacak bir şeyler yapmıştır. Bilindiği üzere üçüncü sezon da yine içlerinden birinin yakalanması ile başlar. Bu yakalanma ya da diğer sezonlardaki yakalanma tehlikeleri, genelde başlangıçta yasaklanan kişisel ilişkiler ya da ekip üyelerinin sorumsuzca davranışları nedeniyle gerçekleşir gibidir. Dizide işleniş biçimi öyle olmasa da bu yakalanma örüntüleri beni başka bir açıdan daha düşünmeye sevk ediyor. Belki de bu yakalanma örüntüsünün ardında, Klein’ın gönderme yaptığı depresif konuma özgü bir suçluluk ve bilinçdışı bir cezalandırılma arzusu yatıyordur. Julia Kristeva’nın şu sözlerine kulak verebiliriz: “Bunu bir kural olarak kabul edebiliriz: “yaramaz” olarak adlandırdığımız her çocuk cezalandırılma arzusu tarafından güdülenir.”

(*)Fantazma kavramını Susan Isaacs önermiştir. Isaacs, bilinçli ya da bastırılmış fantezilerden ayırmak için fantazma kavramını kullanır. Bu kullanım Melanie Klein’ın bebeğin erken dönem düşlemlerini tanımlamak için daha uygun düşmektedir.

Dr. Aykut BORA
Psikolojik Danışman

Yararlandığım Kaynaklar

Freud, A. (1965). Çocuklukta Normallik ve Patoloji. Çev: A. N. Babaoğlu. 2. Baskı. İstanbul: Metis Yayıncılık. 2013.

Habip, B. (2018). Suç ve suçluluk üzerine psikanalizde kriminolojiye dair kurucu metinler. Adli Tıp ve Psikanaliz Derg. Özel Sayı, 4(3), 7-12.

Isaacs, S. (1948). The nature and function of phantasy.  International Journal of Psycho-Analysis, 29, 73-97.

Klein, M. (1957). Haset ve Şükran. Çev: O. Koçak, Y. Erten. 3. Baskı. İstanbul: Metis Yayıncılık. 2014

Klein, M. (1960). Çocuk Psikanalizi. Çev: A. Demir. İstanbul: Pinhan Yayıncılık. 2015.

Kristeva, J. (2015). Melanie Klein: Delilik Yahut Acı ve Yaratıcılık Olarak Ana Katli. Çev: A. Demir., İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Mahler, S. M., Pine, F., Bergman, A. (2015). İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu. Çev: A. N. Baboğlu. 2 Baskı. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Winnicott, D. W. (1956). La tendance anti-sociale. De la pediatrie a la psychanalyse. Paris: Payol. s.325-333.

Winnicott, D. W. (2014). Çocuk, Aile ve Dış Dünya. Çev: N. Nirven, N. Diner. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.