Başka Bir Psikanaliz Mümkün mü?

Başka Bir Psikanaliz Mümkün mü?

Başka Bir Psikanaliz Mümkün mü?

Fransız psikanalist Serge Tisseron’un kaleme aldığı “Empatik Bir Psikanalizden Kesitler” başlıklı kitap, 2018 yılının Aralık ayında Türkçe’ye çevrildi. Bir süredir kitaplığımda duran ve henüz okuma fırsatı bulduğum bu kitap, Tisseron’un ünlü Fransız psikanalist Didier Anzieu ile girdiği ikinci analiz sürecinden kesitler sunuyor. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Tisseron, kişisel analiz sürecinde Anzieu ile arasında geçen diyalogları paylaşıp ardından kendi düşüncelerini sıralıyor. “İkili Olarak Kendine Varmak” başlıklı ikinci bölüme ise Türkçe’ye “Can Dostum” olarak çevrilen “Intouchables” filmine gönderme yaparak başlıyor. Ardından da empati kavramını psikanalitik klinik bağlamında etraflıca ele alıyor. Empatiye daha çok hümanist psikoterapi akımlarında rastlamak mümkün. Psikanalitik klinikte ise empatinin önemini vurgulayan en erken kuramcılardan biri Sandor Ferenzci’dir. 1950’li yıllarda, başta Winnicott olmak üzere anne-bebek ilişkisi üzerinde duran psikanalistlerin, bakım verenin bebeğin gereksinimlerini anlama, kavrama ve karşılamasına işaret eden eşduyum kapasitesi üzerinden gönderme yaptığı söylenebilir. Daha sonraki yıllarda ise kendilik psikolojisi kuramının öncülerinden Heinz Kohut, narsisistik kimselerin tedavisinde empatinin önemine vurgu yapmıştır.

Tisseron (2018)

Kitabın yazarı Tisseron, analisti Anzieu’nun tedavi sürecindeki empatik tutumlarına ilişkin memnuniyetini ve çekincelerini etraflıca ele alıyor. Tisseron’un sürece ilişkin düşüncelerinden önce bir psikanalist olarak Anzieu’nun yaşamı ve düşüncelerinden söz etmek isterim. Anzieu’nun biyografisi ve çalışmalarına ilişkin bilgileri aktarırken, Türkiye’deki psikanaliz hareketinin öncü isimlerinden Talat Parman’ın “Bir Psikanalist: Didier Anzieu” başlıklı makalesinden yararlanacağım.

Anzieu, 1923 yılında Fransa’da dünyaya gelmiştir. Anne ve babası posta memuru olan Anzieu’nun, annesinin zaman zaman hezeyanların eşlik ettiği depresif atakları nedeniyle zor bir çocukluk geçirdiği bilinmektedir. Annesi 1930’lu yılların başında Paris’te bir akıl hastanesine yatırılır ve bir dönem burada tedavi görür. Tedavisini ise düşünceleri günümüzde dahi çokça tartışılan Fransız psikanalist Jacques Lacan yürütmüştür. Lacan, bu vakayı “Aimée” adıyla doktora tezinde sunmuştur. Hatta Lacan’ın doktora tezini Freud’a yolladığı; fakat beklediği ilgiyi göremediği de bilinmektedir. Anzieu, psikanalist olmaya karar verdiğinde Lacan’ın ünlü vakası Aimée’nin kendi annesi olduğunu bilmeksizin Lacan’ın analizinden geçmiştir. Daha sonra öğrendiği bu gerçek, Anzieu’yu oldukça kızdırmış ve Lacan’dan uzaklaştırmıştır. Anzieu, doktora tezini Freud’un otoanalizi üzerine yazmış, ilerleyen yıllarda ise projektif yöntemler ve psikanalitik psikodrama üzerinde yoğunlaşmıştır. Anzieu, gerekli olduğu hallerde psikanalitik çerçevede kimi değişiklikler yapılabileceğini öne süren analistlerden biri olmuştur.

Deri benlik, Anzieu’nun psikanalitik literatüre kazandırdığı en önemli kavramlardan biridir. Deri, içeride olanları bir arada tutar ve tıpkı bir zarf gibi kapsarken, aynı zamanda iç ve dış arasında bir sınır oluşturur. Deri benlik kavramı, bu yönüyle bedensel ve ruhsal olanı birbirine yaklaştırır ve aralarındaki etkileşimi vurgular niteliktedir. Bu kavram, özellikle erken dönem yaşantılar ile deri psikosomatiği arasındaki nedenselliğe de ışık tutmuştur.

Didier Anzieu (1923-1999)

Didier Anzieu’nun yaşamı ve çalışmalarına kısaca değindikten sonra şimdi Tisseron’un Anzieu ile yürüttüğü psikanalitik çalışmadan paylaştığı kesitlere göz atabiliriz. Tisseron, “Empatik Bir Psikanalizden Kesitler” başlıklı kitabının önsözüne şu cümleyle başlıyor: “Bu kitap; güler yüzlü, empatik ve sıcakkanlı bir psikanalistten söz ediyor.” Bu nitelemeler, zihinlerdeki psikanalist ile pek uyuşmaz. Psikanalistler genelde soğuk ve mesafeli olarak bilinirler. Psikanalitik çalışma için olmazsa olmaz aktarımsal ilişkinin gelişebilmesi için psikanalistin analizan için olabildiğince nötr olması gerektiğine inanılır. Güler yüzlü ve sıcakkanlı bir tutum, aktarımsal ilişkide olumlu olanı ortaya çıkarırken olumsuz aktarımın gelişmesine engel olur. Otto Kernberg ve Heinz Kohut arasındaki polemiğin çıkış noktalarından biri de budur. Kohut, özellikle narsisistik kimselerle yürütülen tedavide soğuk ve mesafeli tutumu, örseleyici bulur. Ona göre analist, bu kimselerle çalışırken daha empatik ve içten olmalıdır. Kernberg ise bu tutumu, tedavi için oldukça önemli olan olumsuz aktarımın gelişimi için bir engel olarak görür ve Kohut’u bu doğrultuda eleştirir. Her ikisi de narsisistik ve sınırda kimselerin tedavisi için “farklılaştırılmış” bir psikanalizin gerekliliği konusunda hem fikir olsa da Kernberg, Kohut’un tedavi anlayışını daha ağır düzeyde kimseler için sağaltıcı olabilecek, destekleyici tarzda bir psikoterapi olarak nitelendirir.

Tisseron, Freud’un vurguladığı yansızlık kavramının ilerleyen yıllar içerisinde donuk bir yansızlığa dönüştüğünü öne sürer ve kaleme aldığı bu kitabın, hâkim Fransız psikanalizi içerisinde yanlış anlaşılabileceğine ilişkin endişesini dile getirmekten de geri durmaz. Tisseron’un yansızlığı ele alış biçimi, bana kısa bir süre süpervizyon aldığım bir analistin söylediklerini hatırlatıyor. Süpervizörüm, yansızlığı; analistin hiçbir insani tepki vermeksizin donuk bir ifade takınması değil, danışandan gelen her şeye eşit mesafede durabilmesi olarak tanımlamıştı. Bu tanım, bana yansızlığın başka bir biçimde de sağlanabileceğini öğretmişti.

Tisseron, ikinci seansında birlikte yürütecekleri çalışmayı divanda mı yoksa yüz yüze oturarak mı sürdüreceklerini Anzieu’ya sormuştur. Anzieu ise sorusuna yanıt vermiş, kendisinin de ikinci analizini yüz yüze sürdürdüğünü, hatta analistinin kim olduğunu dahi açıklamıştır. Tisseron şöyle yazar: “Ben onun gibi yapmak zorunda değildim.” Tisseron’u burada şaşırtan şey belki sadece Anzieu’nun kendi analistini açıklamış olması değildir. Aynı zamanda sorduğu soruya cevap vermesi de Tisseron’u şaşırtmıştır. İlerleyen satırlarda şunu vurgulamayı da ihmal etmez: “Psikanaliste soracağımız soruların nasıl olsa yanıtsız kalacağı fikrine kendimizi öylesine inandırmışızdır ki; asla soru sorulmayacağı fikrini benimsemiş olarak görüşmeye gideriz.” Kitabın ilerleyen sayfalarında Tisseron’un başka bir sorusuna da cevap bulduğunu hep birlikte görürüz. Bu soru, Anzieu’nun seanslar başlarken gözlüğünü neden takıyor olduğu ile alakalıdır; çünkü ona göre psikanaliz görmeden çok duymaya ilişkin bir çalışmadır. Anzieu bu soruyu şöyle cevaplar: “Sizi daha iyi görebilmek için.” Tisseron, içtenliğin eşlik ettiği bu ve benzeri yanıtların kendisine iyi geldiğini önceki analiz süreci ile karşılaştırarak ifade etmiştir. Önceki analisti ile sürdürdüğü çalışmada, analistinin yanıtlarının onun gerçekliğini anlamaktan uzak ve -anladığım kadarıyla- mekanik olduğunu dile getirmiştir.

Serge Tisseron

Anzieu ile seanslarının birinde seans oldukça sessiz geçer. Seansın sonunda Anzieu, Tisseron’un elini sıkarak uğurlar ve o sırada yeni aldığı cekete işaret ederek ona şöyle söyler: “Kendinize bu takım elbiseyi almakla iyi etmişsiniz, size çok yakışmış.” Anzieu’nun bu tepkisini okuduğumda şaşırdığımı ve neden diye sorduğumu hatırlıyorum. Neden söylediğini tam olarak kavrayamamakla birlikte Tisseron’un yukarıdaki satırlarda yer verdiğim sözleri gibi “ben olsam yapmazdım” demekle yetiniyorum. Benzer bir duyguyu farklı yoğunluklarda hissettiğim başka kesitler de yok değil. Seans öncesinde yağmura yakalandığı bir gün saçlarını kurutması için havlu vermesi ya da başka bir gün şemsiye vermeyi önermesi gibi. Tisseron, analistin analizanın gereksinimleri ile ilgilenmesi geleneğinin Fransız psikanalizinde çok kabul görmediğini, Anglosakson psikanalizinde ise daha çok yeri olduğunu eklemiştir.

Okurken oldukça şaşırdığım bir başka diyalog da Tisseron’un arkadaş ortamında söyledikleri nedeniyle kendisini küçük düşüren bir başka analistle yaşadıklarını Anzieu’ya anlattığında aldığı yanıtla ilgiliydi: “Ben olsaydım ona şöyle derdim: Sen onu benim kıçıma anlat.” Anzieu burada hem kendisinin böylesi bir durumda nasıl tepki vereceğini açıklarken bir yandan da analizde çok da alışık olunmayan bir biçimde argo kabul edilebilecek bir ifadeye başvuruyor. Şunu düşünmeden edemedim: “bu yorum ne işe yarayacak.” Elbette psikanalitik çalışmada analistin ya da terapistin her yorumu pragmatik bir biçimde işe yaramak durumunda değil; fakat bu yorumun nasıl duyulacağı ve konumlandırılabileceği konusunda kafamın biraz karıştığını itiraf etmeliyim. Bu kafa karışıklığından olsa gerek ilerleyen satırlarda Tisseron’un kaleme aldıklarını bu yorumla ilintilemekte biraz güçlük çektim.

Kitabın ilerleyen sayfalarında Anzieu’nun empatik tutumuna ilişkin başka örnekler de sunuyor Tisseron. Örneğin bir yorumunda yanıldığında Anzieu’nun özür dilediği -bu Kohut’un da sıklıkla salık verdiği bir şeydir- ya da Tisseron kendisini mutlu eden bir olaydan söz ettiği bir gün kendisini kıskandığını söylediği ya da boşanmasının ardından kendisini tebrik ettiği seanslarla karşılaşıyoruz. Kitabın bir bölümünde Tisseron, Anzieu ile yürüttüğü psikanalitik çalışmaya damgasını vuran empatik tutumlara ilişkin çekincelerine de yer veriyor. İfadelerinden yola çıkarak Tisseron’un zaman zaman Anzieu’nun tutumunu aşırı bulduğunu ve bilhassa olumsuz aktarımlarına ilişkin çağrışımlarını durdurduğunu anlıyoruz. Çekincelerini ele aldığı bölümün ilerleyen satırlarında çekincelerinin olsa olsa analistinin “başarısızlığı” ile ilgili olduğunu vurguluyor. Empati ya da psikanalizle ilgili değil… Bir diğer çekincesi ise kendisinin de dramatik bir aile geçmişi olan Anzieu’nun Tisseron’un üst kuşaklarından aktarılan ve yeterince işlenememiş örselenme yaşantıları ile yeteri kadar ilgilenmemiş olmasıdır. Bunun nedenini kendisine sorduğunda ise Anzieu, hiçbir yanıt vermemiş, sadece gülümsemekle yetinmiştir.

Tisseron’un çekinceler bölümünde yer vermediği; fakat beni düşündüren bir başka diyalog daha var. Tisseron, bir hastasının eski mobilyaları tamir ediyor oluşu ile çocukluk çağına ait örseleyici bir dönem arasındaki kurduğu bağlantıdan söz ettiğinde, Anzieu onun sözünü kesiyor ve hastanın yüceltmelerinin asla yorumlanmaması gerektiğini söylüyor. Bu satırları okurken Anzieu’nun tutumunun psikanalitik bir çalışma için fazla didaktik buldum. Adeta bir psikanaliz seansı değil de bir süpervizyon görüşmesiymiş gibi düşündürdü bana.

“Empatik Bir Psikanalizden Kesitler”, baştan sona bir nefeste okunabilecek bir kitap. Oldukça akıcı, etkileyici ve cömert satırlardan oluşuyor. Fransız psikanalizinin en üretken analistlerinden biri olan Tisseron, Anzieu ile yürüttüğü analiz sürecini oldukça cesur bir biçimde paylaşıyor. Hem de psikanalizle birlikte anmaya pek de alışık olunmayan bir kavram olan empati ile… Bu kitaba ilişkin bir yazı kaleme almayı düşündüğüm andan itibaren başlıkta yer verdiğim soruyu düşündüm: “Başka bir psikanaliz mümkün mü?” Yazmaya devam ederken, özellikle sonlara doğru, bu soruyu farklı bir biçimde sormamın daha iyi olabileceğini anladım.

Sigmund Freud (1856-1939)

Çünkü;

Psikanaliz, Freud’un ilk kez dillendirdiği 1890’lu yılların ortalarından bu yana canlılığını koruyan bir alan. Yalnız klinik bir pratik değil, aynı zamanda insan ruhsallığına ilişkin bir düşünme ve anlama biçimi. Kendisine yöneltilen eleştiriler, reddedişler, güne uygunluğuna ilişkin sorular, güncelleme, kısaltma ve değiştirmeye ilişkin çabalar aslında yalnız bugüne ait değil. Psikanaliz doğduğu yıllarda, bugünden daha fazla ve sert bir biçimde eleştirilmiştir desek yanılmış olmayız. Bana kalırsa psikanalizi canlı tutan şeylerden biri de kendine yönelik eleştirilerdir. Bir diğeri de psikanaliz kurumlarının kendine özgü “muhafazakarlığıdır”. Hemen her şeyin çok hızlı değiştiği, dönüştüğü, yok olduğu bir zaman diliminde yüz yılı aşkındır varlığını sürdürmek başka türlü mümkün olamazdı herhalde. Psikanalizi diğer birçok sistemden ayıran şey, onun değişime ilişkin direnci değil, ihtiyatlı oluşudur.

Psikanaliz tek bir “şey” değildir. Kendisini psikanaliz yapan temel değişmez kaidelerin korunması suretiyle Freud’dan günümüze süregelen katkıların bir bileşenidir. Freud, “Psikanalitik Hareketin Tarihçesi Üzerine” başlıklı makalesinde aktarım, direnç ve çocuksu cinselliğin analizini merkeze alan bir çalışmanın, sonuçları kendisininkinden farklı dahi olsa, kendisini psikanaliz olarak adlandırabileceğini söylemiştir. Öyleyse psikanalize ilişkin alışık olunmayan bir tutum neden aklıma “başka bir psikanaliz mümkün mü” sorusunu getiriyor? Acaba gerçekten ihtiyacımız olan şey başka bir psikanaliz mi? Üstelik başka bir psikanaliz diye bir şeyden söz etmek mümkün mü? Belki alışık olmadığımız tutumlar Tisseron’un da vurguladığı üzere psikanalizle değil psikanalistle ilgilidir? Eğer öyleyse, soruyu şöyle değiştirmek gerekir diye düşünüyorum: “Başka bir psikanalist mümkün mü?”

Dr. Aykut BORA

Yararlanılan Kaynaklar

Başer, N. (2012). Lacan. 2. Baskı, İstanbul: Say Yayınları.

Freud, S. (1914) Psikanalitik hareketin tarihçesi üzerine. Olcay Tüzün (Çev.) Yansıtma Psikopatoloji ve Projektif Testler Derg. 7-8: 135-148. 2007

Kohut, H. (1971) Kendiliğin Çözümlenmesi. Cem Atbaşoğlu, Banu Büyükkal, Cüneyt İşcan (Çev.). İstanbul: Metis Yayıncılık. 2004.

Parman, T. (2004) Bir Psikanalist: Didier Anzieu. İçinde Psikanaliz Yazıları 9, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

Tisseron, S. (2013). Empatik Bir Psikanalizden Kesitler. Defne Satgan Gouban (Çev.) İstanbul: Bağlam Yayıncılık. 2018.

Winnicott, D. W. (1998) Bebekler ve Anneleri. Nüket Diner, Eylül Durukan (Çev.) İstanbul: Pinhan Yayıncılık. 2014.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.