Annelik Üzerine

Annelik Üzerine

Annelik Üzerine

Dün, anneler günüydü. Özel günlerin yalnız kutlamak ya da hediyeleşmek için değil, aynı zamanda temsil ettiği içerik hakkında düşünmek ve üretmek için de birer fırsat olduğuna inanırım. O nedenle, anneler günü aracılığıyla annelik hakkında düşünmek ve bazı sorulara yanıt aramak üzere bu yazıyı kaleme almak istedim.

Gün boyunca, sosyal medyada birçok kullanıcının anneler günü kutlama mesajlarıyla karşılaştım. Son birkaç yıldır, özellikle de bu yıl, anneler günü mesajlarının daha kapsayıcı bir dille yazıldığını gördüm. Öncekilerden farklı olarak, yalnız çocuk doğurmuş olmayı yücelten değil; anneliğin biyolojik olarak bir çocuk doğurmuş olmak dışındaki diğer biçimlerini de gözeten mesajlardan söz ediyorum. Diğer bir deyişle annesel olana da vurgu yapan…

Bu mesajların yanı sıra anneliğin içgüdüsel ve kutsal oluşuna değinen, bu yönlerini vurgulayan paylaşımlar da yok değil. Buradan hareketle şu sorulara yanıt arayabiliriz: Annelik içgüdüsel ve kutsal mıdır?

Annelik ve içgüdü kavramları sıklıkla birlikte anılır. Peki, annelikten bir içgüdü olarak söz etmek mümkün müdür? Türk Dil Kurumu içgüdüyü şöyle tanımlıyor: “Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış.” Yani içgüdü; türe özgü, sonradan öğrenilmeyen ve bilince ait olmayan bir dinamik. Eğer öyleyse insan dışındaki bir hayvan türünün anneliği için içgüdü tanımını kullanmak mümkünken, insan türünün annelik deneyimini içgüdüsel bir yerden anlamak biraz güç görünüyor. Çünkü insan türünün annelik deneyimi; içerisinde arzuyu, reddi, öğrenmeyi, aktarımı, öznelliği, toplumsallığı ve daha birçok bileşeni barındırır. Bir kedi, bilinçli bir istençle gebe kalmaz ya da gebe kalmayı reddedemez. Yavrusunu ağzıyla taşırken keskin dişlerini yavrusunun boynuna batırmamayı nasıl becereceğini kimseden öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Yavrusu ile kurduğu bağda, kendi annesi ile kurduğu bağın izlerine rastlanmaz. Yani içgüdünün tanımında olduğu gibi bütün bunları akıl, düşünce ve bilinçli bir farkındalıktan bağımsız olarak gerçekleştirir.

Oysa insan türünün annelik deneyimi diğer türlerden oldukça farklıdır. Biyolojik ve kültürel olarak evrimleştikçe bu farklılık daha da belirginleşmektedir. O nedenle insan türünün anneliğinin diğer türlerde olduğu üzere salt içgüdüsel olduğunu söylemek mümkün değil. Diğer yandan içgüdüsel olmasa dahi yeni doğanın hayatta kalabilmesi için onu fiziksel ve zihinsel olarak tutan, gereksinimlerini kavrayan ve karşılamaya çalışan bir annelik deneyiminden söz etmek mümkün. İngiliz psikanalist Donald Winnicott, bu deneyimi “birincil annelik tasası” olarak tanımlıyor. Örneğin ağlamasındaki farklılıktan, bebeğin gereksinimini kavrayabilmek, içgüdüsel olmasa dahi bebeğin hayatta kalabilmesi ve gereksinimlerinin karşılanabilmesi için gerekli olan oldukça özel bir etkileşim biçimidir.

Mother and Child, Pablo Picasso (1901)

Bir diğer konu ise anneliğe atfedilen kutsallık. Hemen her toplulukta anneliğin yüceltildiğini söylemek mümkün. Burada kadınlığın annelikle “taçlandığı”, kadınlığa ilişkin bir “eksikliğin” annelik ile giderildiği, telafi edildiği yönünde aslında yüceltmeden çok, kadınlığı annelik ile sınırlandıran bir toplumsal cinsiyet meselesi söz konusu. Üstelik bu atıf; anne olmaya, anneliğe ve çocuğa ilişkin olumsuz duygular hissedebilme olanağını da ortadan kaldırır nitelikte. Oysa annelik, içerisinde birçok olumlu duyguyu barındırmakla birlikte olumsuz denebilecek birçok duygu ve deneyime de açıktır. Bu konuyu daha detaylı ele aldığım “Medea’nın Cinayetinden Annenin Bilinçdışına” başlıklı eski bir yazımı okuyabilirsiniz.

Kutsallık atfının ardında, kadınlığı annelik ile sınırlandıran, aksini eksik gören bu çelişik duygulu cinsiyetçi tutuma ilişkin farkındalığın; kadınlığın annelik ile sınırlı olmadığı, anneliğin arzulanabilir ya da reddedilebilir, içerisinde olumlu ve olumsuz duyguları barındırabilen, kimi eksiklik ve zorlukların hissedilebileceği, geçmiş ve aktüel ilişkilerden izler taşıyan bir deneyim olduğunun anlaşılması açısından önemli olduğu düşüncesindeyim. Diğer yandan bu cinsiyetçi algının eleştirisinde, annelik deneyimine ilişkin “sıradanlaştırma” ya da “hiçleştirme” gibi bir yanılgıya da düşülmemesi gerektiğine inanıyorum. Anneliğin anlaşıldığı üzere içgüdüsel ya da kutsal olmaması; onu bir şey ifade etmeyen, sıradan bir konuma indirgemez. Annelik içerisinde insana özgü tüm sınırlılık ve zorlukları da barındırmakla birlikte bir canlıya önce bedeninde, sonra zihninde yer açmak ve orada tutmakla ilgili oldukça özel bir deneyim olsa gerek.

Son olarak yaşamak için doğmuş olmak yetmez. Hayatta kalabilmek için gerekli, hatta bir süre zorunlu, olan başka şeyler de var. Bunları sunan, sunmaya gayret eden ya da bir biçimde sunmakta güçlük çeken tüm “annelerin” ve doğurmamış olmakla birlikte kendi türünden ya da başka türden bir canlıya “annelik eden” herkesin anneler günü kutlu olsun.

Dr. Aykut BORA
Psk. Danışman

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.