Çocuklar Neden Okuldan Korkar 1

Çocuklar Neden Okuldan Korkar 1

Çocuklar Neden Okuldan Korkar 1

“Bu yazıda, okul öncesi bir eğitim kurumuna ya da ilkokul birinci sınıfa henüz başlayacak olan çocuklar ve ebeveynlerinin ruhsal süreçleri hakkında bir şeyler okuma, kendi deneyimlerinizi anımsama ve çocuklar ile ebeveynlerinin başlangıç deneyimleri üzerine düşünme fırsatı bulabilirsiniz.”

Okul zilinin çalmasına beş kala, okula başlayacak olan çocukların evlerinde endişe ile eş zamanlı bir heyecan kol gezer. Ara sınıflardaki çocuklar için sona eren tatilin hüznü, arkadaş ve öğretmenlerine kavuşacak olmanın sevinci öne çıkarken henüz başlayacak olanlar için durum biraz daha karmaşıktır. İlk kez evlerinin dışında, ebeveyn ya da bakım verenlerinin olmadığı bir ortamda uzun saatler geçireceklerdir. Çoğu, bundan habersiz tutar okulun yolunu. O nedenle okula başlama süreci oldukça çetin geçen çocuklar dahi çok keyifli görünür öncesinde. Okul alışverişi için alınanları herkese gösterir, çantasını takıp saatlerce evin içerisinde dolaşır. Suyunu yeni satın aldıkları suluktan içmek konusunda ısrar eder. Çocuğun bu heyecanı, ebeveynleri çocuklarının okula kolay alışacağına dair umutlandırır.

Son yıllarda okul öncesi ve ilkokula yeni başlayacak çocukların uyum sağlamalarını kolaylaştırmak adına okullarda oryantasyon programları hazırlanıyor. Bu çocuklar, diğer ara sınıflara devam eden öğrencilerden bir hafta kadar erken başlıyorlar okula. Okulun bahçesinde, koridor ve sınıflarında çocukların sesleri, gülüşmeleri, ağlamaları, çığlıkları yankılanır bugünlerde. Ebeveynlere ise sessiz bir endişe hakimdir. Öğretmenlerin yüzünden yeni bir başlangıca ilişkin umut ve heyecanları okunur. Çocuklar mı? Onlar da heyecanlı, endişeli, korkak, donuk…

Öğretmenlerin liderlik ettiği akranlarının yanına yaklaşıp onlarla bir sıra ya da grup olması istendiğinde kimi çocuk bu yeniliğin getirdiği endişeye katlanabilirken; kimisi birlikte geldiği yetişkinin arkasına saklanır. Öğretmen, çocuğa yaklaşmaya ve onu gruba dahil etmeye çabalasa da o, birlikte geldiği yetişkine, çoğunlukla da bu yetişkin ebeveynleri olur, “yapışır”. Bu tablo, ebeveynde bir kırılmaya yol açar. Öğretmen zorlanır, çoğu zaman da çaresiz hisseder. Bu durum birkaç gün sürerse çocuğun etrafındaki yetişkinler ya daha önceden bildikleri ya da yeni öğrenecekleri bir kavramı dillerine dolarlar: okul fobisi.

Herhangi bir ruhsal durum ya da bozukluk üzerinde düşünürken, yalnız ortaya çıktığı zamana ilişkin değişkenler ve belirtileri üzerinden anlamaya çalışma yanılgısına kapılırız bazen. Bu yanılgı, bizi yalnız davranış üzerine odaklar ve biz de ivedilikle o davranışı değiştirmeyi görev ediniriz. Çocuğun endişesini çözümlemeden bir an önce okula alışmasını beklememiz bundandır. Öğretmeni çocuğu oyalarken ebeveynin kaçarak uzaklaşması da öyle. Oysa bu öykü, çocuk okula başlamadan çok daha önce yazılmaya başlanmıştır.

Bebek, anne bedenin içinde oluşmaya başlar. Yakınlığın en uç noktası bu olsa gerek: içinde oluş. Dış dünyada varlığını sürdürebilecek kadar olgunlaştığında ise anne rahmindeki serüveni sona erer. Doğar. Artık annenin içinde değil, yanında bir yerdedir; fakat hala yakınındadır. Gereksinimlerini karşılayacak, eş duyumlu bir bakım verene mecburdur. Bakım veren “yeterince iyi” ise bebeğin artık içinde değil yanında olduğunu kabul eder ve onun gereksinimleri ile eş duyum kurmaya çabalar. Böylece bebeğin çıkardığı sesler, yüz ifadesi, ağlaması gizli bir haberleşme dili olur aralarında. Yeterince iyi bir bakım veren, kusursuz da değildir. Bazen eksik, bazen fazla olasa da tutarlıdır. Bebeği gereksinimi doğrultusunda besler örneğin. Ne boğar ne de aç bırakır.

Bebek, zamanla hareket yetisini ilerletir. Yuvarlanır, sürünür, emekler, yürür… Hareket yetisi geliştikçe bakım verenle arasında bir “geçiş alanı” oluşmaya başlar. Anal kaslarının kontrolünü kazanmasıyla da dışkısını dilediğinde tutar, dilediğinde bırakır. Bağımlı geçen neredeyse bir yılın ardından kontrol ona eşsiz bir haz verir. Dilin devreye girmesi ile daha bir özerkleşir. Artık bakım verenin eş duyumuna mecbur değildir. Gereksinimlerini söze dökebilir. “Kendi başına olmak” daha bir önem kazanır onun için. Yeterince iyi bir bakım veren ise bu kendi başınalığa müsamaha gösterir. Böylece çocuğun “kendi başına kalma kapasitesini” de güçlendirmiş olur.

Çocuğun ilk bakım vereninden ayrışma süreci, ruhsal gelişimin diğer alanlarında olduğu gibi salınımla ilerler. Annesinin elini bırakır, kendi başına yürüyebildiği için böbürlenir. Az sonra düşer, dizini yaralar ve ağlayarak gerisin geri annesine koşar. Annesi bıraktığı yerde ise ona tutunur ve ıstırabı dinince yeniden uzaklaşır. Yeterince iyi anne, çocuğu geri döndüğünde onu tutar ve kapsar.  Kendisinin olmadığı alana ilişkin çocuğu korkutmaz, aksine cesaretlendirir. Bu sayede çocuk, annesi yokken de onun bir yerlerde olduğuna ilişkin güven geliştirir. Bu güven, ayrılıkta yaşanan endişeyi dindirebilen güce sahiptir. Üstelik bu endişeyi yalnız çocuk değil bakım veren yetişkinler de duyumsar. Onların endişesini de dindiren bu güven duygusudur.

Yukarıda bahsedilenler yeterince iyi bir bakım veren çocuk ilişkisini tarifler niteliktedir; fakat herkes için süreç böyle ilerlemez. Kimi zaman dış gerçekliğe ait birtakım faktörler kimi zaman da bakım verenlerin ruhsal dinamikleri, “ayrışma ve bireyselleşme” sürecinde ketlenmelere yol açar. Anne, çocuğa hala rahminde yer alıyormuşçasına davranır. Çocuğunun doğal gelişiminin parçası olan ayrışma arzusu ebeveynde bir kırılmaya yol açar. Sevilmediği ya da istenmediği anlamlarını çıkarır bazen. Çocuğa yapışır ve saplantılı bir yakınlık kurar. Çocuğu kendinin olmadığı alanlara dair endişelendirir. Elini asla bırakmamasını tembihler. Çocuk dizlerini yaralayıp geri döndüğünde “yaa gördün mü, demek ki elimi bırakmamalıymışsın” diyerek endişeyi katlanamaz kılar. Çocuk ayrışmaya, farklılaşmaya çalıştıkça ona küser. Yokluğunu bir tehdit aracı olarak kullanır. Hastalıkla, ölümle korkutur. Babanın bir üçüncü olarak araya girmesine, ayrışmayı kolaylaştırmasına izin vermez. Kimi babalar da bu konuda isteksizdir.

Çocuğun okula ilişkin korkusunun, bu tarihsel seyir içerisinde düşünüldüğünde, yalnız bir belirti olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Çocuğu korkutan, endişelendiren aslında okul değil ayrılıktır. Ayrışmanın gerçekleşmediği bir ilişki, elbette ayrılmaya da hazır değildir. Üstelik bu belirtiler yalnız çocuğun değil bir o kadar ebeveynindir de. Dışarıdan bakıldığında çocuğunun okula başlaması için çabalayan ebeveyn, aslında bu başlangıçtan ötürü bir o kadar da endişelidir. Kendi kontrolü olmayan bir alanda, çocuğunu tanımadığı bir başka yetişkine, öğretmene, teslim etmek onun için zorlayıcıdır. Artık çocuğun dünyasında etkili, öne çıkan başka yetişkinler de olacaktır. Bazı ebeveynler, öğretmenlerin çocuklarının dünyasındaki yeri nedeniyle hoşnutsuz olurlar. Çocukları öğretmenlerinden övgüyle bahsettiklerinde kırılma yaşarlar. Öğretmene karşı bilinçdışı öfke ve rekabet duygularının hissedilmesi de bir o kadar mümkündür.

Aykut BORA, PhDc
Uzm. Psikolojik Danışman

Devamı 18 Eylül 2017 tarihinde yayınlanacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir