Çocuğun Ruhsallığında Babanın Konumu

Çocuğun Ruhsallığında Babanın Konumu

Çocuğun Ruhsallığında Babanın Konumu

Çocuğun ruhsal gelişimi ve kişilik örgütlenmesinde anne babasının rolü  bugün herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Genetik birtakım donanım ve yatkınlıklarla dünyaya gelen bebek; önceleri anne babası ile içinde bulunduğu ilişkiler örüntüsünün ardından dış dünyaya ait etkenlerin devreye girmesiyle devam eder yaşamına.

Anne-baba-çocuk üçgeni, psikanalitik düşünce ve çalışmalarda önemli bir yer tutar. Örneğin Freud, çalışmalarında daha çok babanın işlevine değinmişken, Melanie Klein kuramında anne ve bebek arasındaki ilişkiye çok daha geniş bir yer vermiştir. Hatta öyle ki babayı ihmal ettiği için eleştirilmiştir dahi. Bu yazıda, çocuğun ruhsallığında annenin mi yoksa babanın mı daha önemli/etkili olduğuna ilişkin bir yarılmaya gitmektense, çocuk için önem arz eden bu iki figürün çocukla kurduğu ilişkinin gelişimine ve özgünlüğüne değinmeyi seçiyorum.

Bebekler annelerinin rahimlerinden çok önce, çocuk sahibi olmayı dillendiren çiftin zihnine düşer. Aslında gelişimi de burada başlar. Anne baba olmayı düşlemleyen çift, bebeğe önce zihinlerinde yer açar. Zihinde kendisine yer bulan bebek rahme sonradan düşer. Genel bir kural olmamakla birlikte kimi zaman zihinde konumlanamayan bebeğin rahme düşmesi de zorlaşır. Ruhsal kökenli infertilite (kısırlık) vakaları bu açıdan önemlidir.

Bebek, organik yaşamına annenin içinde başlar. Baba, şimdilik dışarıdadır. Bu dışarıda oluş, baba adayını; eşinin gereksinimlerini duymak, bunlara uygun yanıtlar vermek, içerideki çocuğu düşünmekten alıkoymaz. Anne adayı bebeği rahminde “tutarken” baba adayı da hem eşini hem de doğacak bebeği zihninde “tutabilir”.

Rahimdeki zaman dolunca anne ve bebek arasındaki ilk ayrılık da gerçeklemiş olur. Bu ayrılık bir yandan da bir kavuşmadır. Otto Rank, doğumun bir travma olduğunu söylemiş, doğum travmasının ruhsal sorunların etyolojisinde etkili olduğunu ileri sürmüştür. Freud, Rank’in “doğum travması” kavramını önemli bulmakla birlikte bunun ruhsal bozuklukların etyolojisine genellenmesine karşı çıkmıştır. Otto Rank’e bir itiraz da Sandor Ferenczi’den gelmiştir. Ona göre doğum sandığımız kadar da travmatik olmayabilir.

Doğumla birlikte bebeğin anne bedeni dışındaki fiziksel yaşamı başlar. Göbek bağının kesilmesiyle bedenler birbirinden ayrılsa da anne, bebeği yine yakınında bir yerde tutar. Bu tutuş, hem fiziksel hem de zihinsel bir tutma halidir. Winnicott, annenin tutma işlevi üzerinde sıklıkla durmuştur. Ona göre anne, eşduyumu sayesinde bebeğin gereksinimlerini tanır ve karşılar. Bebeğin yaşamındaki ilk aylar, rahimdekine benzerdir. Bedenler ayrışsa da ruhsal olarak bebek annenin parçası olmayı sürdürür. “Aynılığı” düşündüren bu yakınlık, tutmanın ve tutulmanın kolaylaştırıcısıdır. Zamanla, gereksinim ve doyum arasında nesnenin sürekliliğini içselleştirmeyi de mümkün kılan mesafeler oluşur. Michel Fain, bu durumu “aşığın sansürü” olarak kavramsallaştırır. Anne ile bebek arasına birileri ya da bir şeyler girer. Aslında bunlar çoğunlukla hep oradadır; fakat bebek tarafından yeni; anne tarafından ise yeniden fark edilir.

Babanın bebek tarafından ne zaman fark edildiği çokça tartışılmıştır. Bilindiğinden daha geç ya da erken olduğunu söyleyen kuramcılar olmuştur. Kimi bebek gözlemleri, yeteri kadar iyi olmayan bir anne bebek ilişkisinde babanın olduğundan daha erken fark edildiğine ve bebeğin babaya yöneldiğine işaret etmektedir. Klasik psikanalitik kuramda, babanın fallik dönemle (3-6 yaş aralığı) birlikte anne bebek arasındaki iki uçlu ilişkiye dahil olduğu kabul görürken; bilhassa Melanie Klein ve ardından gelen analistler, fallik döneme özgü öidipal ilişkinin çok daha erken bir dönemde yaşantılandığını ileri sürmüştür. Psikanalize getirilen güncel düşünce ve çalışmalar, babanın bebeğin ruhsallığında çok daha erken fark edildiğini anlamamızı kolaylaştırmıştır.

Bebek, annenin içinde; babanın dışında var olur bir bakıma. Doğumun ardından  anne bebek arasındaki yakınlık babayı bir müddet daha dışarıda bekletir. Anne ile bebek bağının arasına zamanla “ötekiler” girer. Baba, bu ötekilerin başında gelir ve bu ötekiyi bebeğe tanıtacak olan annedir. Anne, bebeğiyle arasındaki yakınlığa babanın dahil olmasına izin vermeli, baba da bu yakınlığın ayırıcısı olmayı göze almalıdır. Jacques Lacan’ın söylediği üzere anne, babaya işaret etmeli; baba da bu ayırıcı işlevi üstlenme sorumluluğu göstermelidir. Lacan’a göre baba, bu ayırıcı işlevi ile çocuğu psikozdan korur. Aynı zamanda babanın bu işlevi anneye, yalnız anne olmadığını da hatırlatır. Annenin bebek dışındaki yaşamına dönebilmesinin önünü açar.

Baba; çocuğun ruhsallığında dış gerçekliğin, toplumsallaşmanın ve dilin temsilidir. Anne ve bebeğin erken dönemdeki ayrışmasının ve bebeğin ayrı bir varlık olarak yaşam sürdürmesinin kolaylaştırıcısıdır. Fallik dönemdeki öidipal karmaşada oğlan çocuk için yasağa işaret eden yasa koyucu, kız çocuk içinse ilk zıtcinsel arzu nesnesidir.

Baba, çocuğun ruhsallığında başlangıçta öteki olsa da zamanla tanınan, konumlanan ve aksi tartışılamayacak denli kalıcı olandır. Babası Jacob’u kırk yaşında kaybeden Freud’un, kendi deneyiminden yola çıkarak, kaç yaşında olursa olsun babanın kaybının oğlan çocuğu için dayanılmaz olduğunu söylemesi boşa değildir.

Yukarıda çocuğun ruhsallığında anne ve babanın farklı konum ve işlevlerini özetleyerek ifade etmeye çalıştım. Bu işlevler, her zaman ebeveynin biyolojik cinsiyeti ile sıkı sıkıya bağlı değildir. O nedenle bunu salt biyolojik olanla sınırlandırmamak adına annesel ya da babasal işlevler olarak isimlendirmek daha yerinde olur. Böylelikle bu işlevlerin başka senaryolarda nasıl geçerli olabileceğini anlamaya yaklaşabiliriz. Bu sayede anne ve baba, bu işlevleri bazen birbirinden ödünç alabilirler. Aksi halde annesini doğumda kaybeden, kendisi doğmadan babası ölen, kurum bünyesinde himaye edilen, annesi doğumun ertesi haftasında işe başlayan, çok erken dönemden itibaren babasının bakım vermesi gereken çocukları nasıl anlayacağız? Ya da her şeyin yolunda gittiği bir senaryoda zaman zaman anne babasal, baba da annesel işlevleri yerine getiremez mi? Baba, sınırın temsilcisi olmanın yanı sıra çocuğuna bakım veremez mi? Ya da anne bazen sınırın üstlenicisi olamaz mı?

Gayet tabii olabilir…

Dr. Aykut BORA
Psk. Danışman

Yararlanılan Kaynaklar

Cengiz, Y. der. (2015). Acıyan Beden: Psikosomatiğe Psikanalitik Bakışlar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayıncıları: İstanbul.

Ferenczi, S. (2000). Psikanaliz Açısından Cinsel Yaşamın Kökenleri, Cem Yayıncılık: İstanbul.

Ferenczi, S. (2014). Yetişkindeki Çocuk, Cem Yayıncılık: İstanbul.

Magagna, J., Güleç, N. (2016). Bebeği Anlamak, Bağlam Yayınları: İstanbul.

Nasio, J. D. (2008). Psikanalizin Yedi Büyüğü, Kırmızı Yayınları: İstanbul.

Rank, O. (2014). Doğum Travması, Metis Yayıncılık: İstanbul

Winnicott, D. W. (2014). Çocuk Aile Dış Dünya, Pinhan Yayıncılık: İstanbul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.