Psikanaliz Tarihinde Etkili Kadın Psikanalistler

Psikanaliz Tarihinde Etkili Kadın Psikanalistler

Psikanaliz Tarihinde Etkili Kadın Psikanalistler

Freud tarafından temellendirilen psikanaliz, Freud’un kendi yaşamı ve sonrasında, birçok kuramcı tarafından farklı bakışlar getirilerek zenginleştirilmiştir. Freud’un hayatta olduğu dönemde kendisiyle ayrılığa düşen ve yollarını ayıran psikanalistler olsa da her bakış, psikanalizin gelişimine katkı sunmuştur. Psikanalizin gelişimine katkı sağlayan kimselere bakıldığında önemli bir çoğunluğunu kadınların oluşturduğu hemen fark edilir. “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” aracılığıyla psikanalizin gelişmesine ve yaygınlaşmasına emek veren kadın psikanalistleri bir kez daha anmak üzere.

İyi okumalar!

Anna Freud (1895-1982)

Anna Freud, Sigmund Freud’un altıncı ve son çocuğu; çocuk psikanalizinin kurucularından ve babasının ardında bıraktığı psikanalitik mirasın önemli isimlerindendir. Anna, psikanaliz eğitimine, 14 yaşında Viyana Psikanaliz Topluluğunun toplantılarına arka sıralarda gizlice katılarak başladı. Diğer çocuklarından farklı olarak Anna’nın psikanalize olan ilgisi babasıyla arasındaki duygusal bağı kuvvetlendirdi. Anna, Freud’u rüyalarını analiz etmesi için cesaretlendirdi. 1924’te “Fantezi ve Hayalleri Yenmek” adındaki vaka çalışmasını Viyana Psikanaliz Topluluğuna sunduğunda, gelecek meslektaşlarına kendi fantezilerini anlatmaktaydı. Bu bildiri ardından resmi olarak Psikanaliz Topluluğuna girdi ve çocuk psikanalizi çalışmalarına ağırlık verdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında; savaşın çocuklar üzerindeki etkilerini inceleyip ailesiz kalmış çocukların analizlerini yaptı. Çocuklar üzerindeki çalışmalarının yanında ego kavramını ve rolünü detaylandırıp, Sigmund Freud Viyana Psikanalitik Enstitüsünde yönetici olduğu dönemde ‘’Ben ve Defans Mekanizmaları ( Ego and the Mechanisms of Defense, 1936)’’ adlı ego psikolojisinin temel kitabı olarak adlandırabileceğimiz eseri ortaya koydu. Ölümüne kadar psikanalizin gelişimi için pek çok kitap ve makale yazarak babasının açtığı yoldan ilerledi.

Melanie Klein (1882-1960)

Melanie Klein psikanalitik akımın gelişimi ve çocukların psikanalizi konusunda tarihte eşsiz bir yere sahiptir. Viyana doğumlu olan Klein, çocukluk döneminde babası gibi tıp okumak istemiştir. Babası ve kardeşinin ölümü sebebiyle yaşadığı buhran eğitim hayatını geri plana atıp 21 yaşında evlenmesine neden olmuştur. Kocasıyla beraber Budapeşte’ye taşındığı yıl içinde hem annesini kaybetmiştir hem de kocasıyla anlaşmazlıklara düşmüştür. Hayatındaki krizleri sonlandırmak amacıyla psikanalist Sandor Ferenczi’nin kendisini analiz etmesini istemiştir. Kendini geliştirmek adına pek çok analistle çalışmış ve eğitimleri ardından büyük çalışmalara imza atacağı Londra’ya yerleşmiştir. Klein buradaki çalışmalarında ruhsal alandaki hareketliliği psikoseksüel gelişim evrelerinin dışına çıkararak  “paranoid-şizoid konum” ve “depresif konum”dan söz ederek ele almış ve ödipal kompleksten önceki yaşantılara vurgu yapmıştır. Freudyen meslektaşlarının aksine psikanaliz teorilerine anne figürünün işlevini eklemesiyle farklılık yaratmış ve bu düşünceleri Anna Freud’la olan sert tartışmalarını körüklemiştir. Çocukların terapisinde kullanılan oyun tekniğini geliştirerek ve sürekli kullanarak bu alanda önemli bir psikanalist olmuştur. Klein’in çalışmaları ölümünden sonra da kitaplaştırılmaya devam etmiştir: Çocuk Psikanalizi (The Psychoanalysis of Children, 1975), Sevgi, Suçluluk ve Onarım (Love, Guilt and Reparation, 1975), Haset ve Şükran (Envy and Gratitude, 1957).

Karen Horney (1885-1952)

Karen Horney, psikanalitik kariyerine Berlin Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra adım atmıştır. Berlin Psikanaliz Enstitüsünde aldığı 4 senelik eğitim sonrası erken yaşta enstitüde fakülte üyesi olup eğitim vermeye başlamıştır. Bu yıllarda Horney, psikanaliz kuramına feminist bakış açısı geliştirmeye başlamış ve aydınlatıcı nitelikte kadın psikolojisi çalışmaları kaydetmiştir. Freudyen meslektaşlarının aksine erkeklerin kadınlardaki doğum yetilerini ve annelik duygularını kıskandığı savını ortaya atarak psikanalize ‘’ rahim kıskançlığı ‘’ terimiyle yeni bir tartışma kazandırmıştır. Nevroz ve ego kavramlarının içine yerleştirdiği kültür olgusu ve sosyolojik koşullar da Horney’in olağanın dışındaki bakış açılarındandır. 1939 yılında yayımlamış olduğu Psikanalizde Yeni Yollar (New Ways in Psychoanalysis, 1939) adlı eseri,  Freudyen psikanalizi eleştirme ve iyileştirme amaçlı yazdığı algısı yaratmıştır. Terapötik tedavilerinde Freudyen meslektaşlarının aksine çatışmanın evrensel olmadığını, çatışmayı ortaya çıkarabilirse bunun çözümleneceğinin mümkünlüğünü esas alır.

Karen Horney Enstitüsünün kurucusu olan Bernard Paris, Horney’in biyografisini Disiplinler Arası Horney Uygulaması (Karen Horney: A Psychoanalyst’s Search for Self-Understanding, 1994) eseriyle yayınlamıştır.

Helene Deutsch (1884-1982)

Helene Deutsh için psikanalist kadınlar arasında en önde isimlerindindir diyebiliriz. Polonya’da dünyaya gelen ve eğitimin kadınlar için mümkün olmadığı zamanlarda ilk gençlik çağlarını yaşayan Deutsch, Viyana Üniversitesi’nden özel dersler alarak eğitim hayatına başlamıştır. Eğitiminin başlarında hukuk ve siyaset konuları üzerinde dururken, tıp biliminin içinde olan kadınların azlığı Deutsch’un bu alana ilgi duymasına neden olmuş ve Viyana Tıp Fakültesi’nden kabul almıştır. Freud’un ‘’Rüyaların Yorumu’’ kitabını okumasıyla psikanalizle tanışmıştır. Üniversiteden mezun olduktan sonra Freud ile çalışmak için Viyanaya gitmiş ve Freud’dan  psikanaliz ve terapötik tedavi sürecinin inceliklerini öğrenmiştir. Ardından Viyana Psikanaliz Topluluğuna ilk giren kadın psikanalist ünvanını almıştır. Deutsch, psikanaliz kariyerine kadın ve erkeklerdeki narsisizm konusunu ele alarak başlamış ve kadın psikolojisine yönelmiştir. Oğlunun dünyaya gelmesiyle annelik rolü kavramı üstünde çalışmaya başlamış ve deneyimlerinden de yola çıkarak Freud’un düşünce sisteminin içinde kadınların kaygılarının annelik duygusu ve erotizm arasındaki çatışmadan kaynaklandığını söylemiştir. (The Psychology of Women, Kadınların Psikolojisi)

Lou Andreas-Salomé (1861-1937)

Lou Andreas-Salomé Rus asıllı psikanalist ve yazardır. Otoriter ebeveyn tutumuna sahip olmasına rağmen özgürlüğüne düşkün olan Salome eğitimine teoloji, felsefe ve sanat dallarıyla ilgilenerek başlamıştır. Freud ile 1910 yılında tanıştığında ikisinin de ortak ilgisi narsisizm kavramıydı. İkisi de narsisizm kavramına kendilerine özgü fikirler üretirken; Salome kadınların narsisistik tavırları ve cinsellikleri üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırmıştır. Yaşamı boyunca psikanalitik makale ve kitapların yanı sıra pek çok roman yazmış ve birçok Avrupalı ünlü düşünürü güzelliğiyle etkilemiştir.

Marie Bonaparte (1882-1962)

Prenses Marie Bonaparte Fransız yazar ve Freud’la yakından bağlantılı psikanalisttir. Gençlik çağlarında cinsel soğukluk ve cinsel fonksiyon bozukluğu nedeniyle Freud’un kapısını çalmıştır. Analizler sırasında Bonaparte’ın yüksek zekâsı Freud’un dikkatini çekmiştir ve yıllar geçtikçe ilişkileri arkadaşlığa dönmüştür. Bonaparte Paris’te Freudyen görüşün sadık temsilcisi haline gelmiştir. Biyolojik faktörlerin kişileri nasıl etkilediğini Kadın Cinselliği (Female Sexuality) adlı makalesinde kaleme almış ve aynı yazıda biseksüelliğin biyolojik temellendirmesini yapmıştır. İleriki yaşlarında Jaques Lacan ile birlikte danışanlarını kabul etmeye devam etmiş; fakat ikilinin aralarında yaşanan anlaşmazlıklar onları bireysel çalışmaya yönlendirmiştir.

Hermine Hug-Hellmuth (1871-1924)

Hellmuth, psikanaliz tarihinde sistemli çocuk psikanalizini ilk başlatan kişi ünvanına sahiptir. Kariyerinin başlarında Viyana Psikanaliz Derneği ve Freudyen camia tarafından desteklenerek bu alandaki tek yetkin kişi olarak anılmaya başlanmıştır. Çocukların terapötik süreçlerinde serbest çağrışımın yerine oyun teknikleri kullanılabileceğini ileri sürerek ardından gelen çocuk psikanalistlerine ilham vermiştir. Evlat edindiği yeğeni tarafından aniden öldürülmesi pek çok yapıtının yayımlanmadan yok olduğu düşüncesini akıllara getirir.

 

Susan Isaacs (1885-1948)

Isaacs, üniversitede felsefe bölümünden mezun olduktan sonra psikolojiye yönelmiştir. İlk olarak psikolojinin biyolojik yönleriyle ilgili çalışmalar yapmıştır. Doktora yıllarında Psikolojiye Giriş (An Introduction to Psychology, 1921) adlı genel psikolojik problemleri, sinir sistemi ve kalıtıma dayandırdığı kitabını yayımlamıştır. John Carl Flugel adlı psikanalistin çalışmalarını okumaya başlaması psikanalitik kurama ilgisini arttırmıştır ve yaygın araştırma tekniklerini psikanalizle birleştirmiştir. Isaac, araştırma alanlarını daha çok rüyalar üzerine yoğunlaştırıp fanteziler sayesinde insanların gerçekleştiremediği ihtiyaçlarını deneyimleyebildiğini söylemiştir. Aynı zamanda rüyaları geçmiş yaşantıların yansıması olarak görmüştür. Melanie Klein ile bağlantı kurduktan sonra çocuklar, gençler ve onların rüyalarına ilgisi artmıştır. Özerklik kavramının rüyaları nasıl etkilediği üstünde araştırmalar yapıp 1930 yılında Erken Çocukluk Dönemindeki Zihinsel Gelişim (Intellectual Growth in Young Children) kitabını yayımlamıştır. Duygusal gelişimin önemi ve bunun zihinsel gelişimle olan yakın bağlantısı üzerine konuşmalar yapmıştır. En çok ses getiren konuşması Anna Freud’la arasında şiddetli tartışmaya neden olan Doğa ve Fantezilerin İşlevidir (The nature and function of phantasy, 1948).

Paula Heimann (1899-1982)

Heimann, psikanalitik tedavilerdeki karşıt-aktarım olgusunu öne çıkarmış Alman psikiyatrist ve psikanalisttir. Psikanalitik eğitimini tamamladıktan sonra Melanie Klein’ın yanında çalışmaya başlamış aynı zamanda Klein tarafından analizi yapılmıştır ve 1950’li yıllarının başlarına kadar birbirlerini destekleyen çok iyi iki meslektaş olmuşlardır. Heimann, karşıt-aktarım kavramı üzerine çalışmayı merkez noktası haline getirdiğindeyse Klein tarafından eleştiriye maruz kalmış ve birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Uzlaşma sağlanamayan karşıt görüşler sonucu Kleinian gruptan ayrılmış ve bağımsız çalışmaya devam etmiştir.

Frieda Fromm-Reichmann (1889-1957)

Fromm-Reichmann, yaşadığı dönemde tıp fakültesine giren ilk kadın öğrencilerden biridir. Alman asıllı Reichmann tıp eğitiminin ardından Birinci Dünya Savaşından fiziksel ve mental olarak etkilenen askerleri tedavi etmeye başlaması psikoloji alanına yönelmesine sebep olmuştur. Askerlerin panik atak ve kaygı bozukluklarıyla ilgilenmek Reichmann’ın zihninde ileriki çalışmalarının ilk tohumlarını atmıştır. Aynı zamanda Freud’un makalelerini okumak psikanalize yönelmesine sebep olmuş ve ilk eğitimini Berlin Psikanaliz Enstitüsünde almaya başlamıştır. Eric Fromm ile evlendikten sonra çalışmalarını birlikte yürütmüşlerdir. Amerika’ya göç etmesinden sonra buradaki bir psikiyatri hastanesinde 22 sene boyunca kıdemli psikiyatrist olarak görev yapmıştır. Burada hastalarının dünyayı algılama yeteneklerini olumsuz şekilde etkileyen erken yaşam deneyimleri üzerine yoğunlaşmıştır. Dr. Fromm-Reichmann kendisine gelen kişileri hasta olarak değil; hastalıktan kurtulmak için yardıma ihtiyacı olan insanlar olarak görmüş ve psikiyatrik hastanelerin teröpatik kurumlar olması gerektiğini dile getirmiştir. Genç yaşlarda askerlerin tedavisinden edindiği deneyimleri şizofreniyi anlamakta kullanmış ve yaşlılığında psikozun tedavisi konusunda pek çok meslektaşıyla iş birliği yapmıştır. Reichmann 67 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.

Françoise Dolto (1908-1988)

Zor bir çocukluk döneminin ardından Fransız asıllı Dolto, önce felsefe daha sonra da tıp eğitimini tamamlamıştır. Yaşadığı zorluklar nedeniyle René Laforgue’nin onu analiz etmesini ve yardımcı olmasını istemiştir. Laforgue, Dolto’ya ücretsiz yardım edip nevrozlarını atlatması konusunda yoğun çaba harcamıştır. 3 sene süren tedavi sırasında Dolto’daki analiz yeteneğini gören Laforgue, onu psikanalize yönlendirmiştir. Dolto, eğitimleri sırasında hasta çocuklarla iletişim kurmuş, eğitimlerinin ardından da alanını çocuk psikolojisi ve pediatrik psikanaliz olarak özelleştirmiştir. Çocuklardaki psikozla alakalı kendine has tedavisini geliştirmeye başlamıştır. Bebek ve çocukların erken dönemdeki zihinsel gelişimleri üstünde durmuş ve hatırlanan ilk deneyimlerle ilgili çalışmalar yapmıştır. Anne-çocuk arasındaki fiziksel bağı vurgulayıp,  gözlem yapmanın ve çocuğun hareketlerini anlamanın aslında psikolojik problemlerin, öğrenme güçlüğünün ve sosyal bozuklukların tanısında ne kadar önemli olduğunun üstünde durmuştur. Dolto’nun çalışmalarının konusu olan diğer kavramda çocuklarda bilinçdışı beden imgesi (body image) olmuştur. Yaşlılık döneminde kistik fibrozis hastalığına yakalanarak hayatını kaybetmiştir.

Sabina Spielrein (1885-1942)

Zor çocukluk yılları sonrasında Sabina Spielrein, 18 yaşına geldiğinde histeri atakları geçirmeye başlamış; engellenemez gülme, ağlama ve tik şikayetiyle doktora gitmiştir. Tedavi amacıyla Carl Jung’a yönlendirilmesi ardından babasının onun üzerinde gerçekleştirdiği fiziksel şiddetin etkisi mazoşistik fanteziler olarak açığa çıkmıştır. Jung ve Breur’un desteğiyle ailevi ilişkilerini kesip, tıp fakültesine başlamıştır. Eğitim hayatı sırasında Jung’un asistanlığını yapmış ve ondan terapi almayı bırakmıştır. Tıp fakültesinin son senesinde Jung’la yakın ilişki yaşamaya başlamış ve duygusal ilişkilerinin dışında psikolojik konular hakkında da mektuplaşmışlardır. Freudyen camia tarafından bu ilişki cinsel yakınlıktan daha çok, terapötik süreçte elde edilen güçlü ve karşılıklı destek içeren bir vaka olarak adlandırılmıştır. Çoğu psikanalistin ağır eleştirilerine neden olan bu ilişki başlamadan bitmiştir. Bu çağlarda Freud’un ve Jung’un fikirlerine ilham kaynağı olmuş ve bu ilişki ardından Rusya’ya dönüp çocuk psikolojisiyle ilgilenmeye başlamıştır. Spielrein, psikanaliz alanında doktora tezi yazan ilk kadın ünvanına sahiptir. 30 yıllık kariyerinde pek çok makale yazmıştır ve Nazi’ler tarafından vurularak hayatı sonlanmıştır.

Yayına Hazırlayan
Büşra İŞCAN
Psikolojik Danışman

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.