Depresyon ve Onu Anlamak Üzerine

Depresyon ve Onu Anlamak Üzerine

Depresyon ve Onu Anlamak Üzerine

Günlük dilde mutsuzluğa ilişkin duyguların tarifinde sıklıkla kullanılan depresyon, Fransızca kökenli bir sözcüktür ve çukur, çöküntü anlamlarına gelir. Üzgün, mutsuz, umutsuz ve dış dünyaya karşı ilgisiz olmak gibi hallerin ifadesi için kullanılsa da bir yandan depresyon, kimi ölçütlerin karşılanması halinde konan psikiyatrik bir tanıdır.

Çukur, depresyonun kelime anlamı olmakla birlikte metaforik olarak da kıymetlidir. Depresif duyguduruma sahip kimseler, kendisini dipsiz ve çıkması güç bir çukurun, çöküntünün içinde hisseder. Bu çukur ya da çöküntünün derinliğini, gerçekte olduğundan çok daha derin algılar.

Depresyonda çaresizlik ve umutsuzluk, ruhsallığa hakimdir.  

Kişi, harekete geçecek bedensel ve ruhsal güçten yoksun hisseder kendini.

Önceleri keyif aldıklarına şimdi ilgi dahi duymaz.

Kendinden hoşnutsuzdur, değersiz hisseder. Bu değersizlik bedene yönelik bir öfkeye dönüşebilir. Kendini yaralama ya da intihar, böylesi bir değersizlik ve öfkenin ürünüdür.

Çoğunlukla kendini ötekilerden yalıtır, iletişim kurmaz. İletişim kurmaya ilişkin ısrarlara, ağlama ve öfke nöbetleri ile karşılık verebilir.

Kendini yeteri kadar iyi beslenmekten men eder. Bunu ya bir boşluğu dolduruyormuşçasına fazlaca yiyerek ya da kendini cezalandırıyormuşçasına mahrum bırakarak yapar.

Bütün bunlardan uyku düzeni de nasibini alır. Ya çok uyur ya da saatlerce kendini uykuya bırakamaz. Bilhassa uyku düzenine ilişkin bozulmalar, diğer belirtilerin şiddetlenmesine de yol açan, kısır bir döngüyü beraberinde getirir.

Depresif belirtilerin görülmeye başlandığı zaman dilimi incelendiğinde çoğunlukla ruhsal bir kırılmaya neden olan tetikleyici bir yaşantı göze çarpar. Bu tetikleyici yaşantının, depresyonun etyolojisini (neden bilimi) tam olarak açıklamamakla beraber, bireyin ruhsallığında yer alan depresif çekirdeği harekete geçirdiği aşikardır. Bu yaşantı; travma, ayrılık, kayıp ya da kişinin yaşamındaki önemli bir değişiklik olabilir. Kimi zaman da depresif çekirdeği harekete geçiren yaşantının fark edilmesi neredeyse imkansızdır. Her şey kendiliğinden gelişmiş gibidir.      

İnsan ruhsallığını kategorize etmekten çok anlamayı önemseyen psikanalitik yaklaşım, depresyonu erken döneme ait bir kayba ilişkin geliştirilen tepki olarak ifade eder.  Freud; Yas ve Melankoli metninde, kayıp vurgusunu sıklıkla yinelemiş, melankolik ruhsallıkta kaybın gölgesinin “benliğin üzerine” düştüğünü ifade etmiştir. Karl Abraham, çocuğun meme ile ilişkide olduğu oral döneme ilişkin bir kaybın ya da hayal kırıklığının depresif çekirdeği oluşturduğunu söylemiştir. Takipçilerinden Melanie Klein, yaşamın ilk yılında çocuğun anne memesine yönelik fantazmik saldırılarından ötürü duyduğu suçluluk ve geri çekilmeyi tarif ettiği depresif konumdan bahsetmiştir. Rene Spitz, erken dönemde herhangi bir nedenle anneyi aniden kaybeden ya da uzun bir müddet ayrı kalan bebeklerde anaklitik depresyon olarak tarif ettiği bir tepkiden söz etmiştir. Heinz Kohut ve diğer kendilik kuramcıları ise depresyonu, kendilikte meydana gelen bir hasar ve kendilik nesnelerinin işlevlerini yeterince yerine getirememeleri ile açıklamıştır. Bütün bu bakışlarla depresyonun, yaşamın erken yıllarında meydana gelen aksaklıkların, diğer kolaylaştırıcılarla bir araya gelmesiyle birlikte yaşantılanan bir duygudurum olduğu kolaylıkla söylenebilir.

Depresyonun nörobiyolojisine dair de birçok çalışma mevcuttur ve bu çalışmalar depresyondaki bireyde “iyi hissettiren” salgıların eksikliğine işaret eder. Bununla beraber, bu salgıların eksikliğinin mi depresyona yol açtığı yoksa depresyonun mu bu salgıları eksilttiği hala tartışılmaktadır.

DEPRESYONA İLİŞKİN

Depresyona ilişkin bir diğer tartışma ise depresyon tedavisi için reçete edilen ve kullanımı gittikçe yaygınlaşan medikasyonlar hakkındadır. Birçok hekim, çökkünlüğe dair anlatılanlar karşısında refleks olarak reçeteye uzanırken antipsikiyatrik bakış bu refleksi şiddetle eleştirir. Aslında her iki bakış da depresyonu anlamak için yeterli değildir. Çökkün hisseden birçok danışan ile nörokimyaları düzenlenmeden psikoterapi yapabilmek neredeyse imkânsızdır. Diğer yandan çökkün hisseden birçok danışan ise herhangi bir medikasyona gerek olmaksızın psikoterapi desteğiyle iyi hissedebilmektedir.

Kimi danışanlar başvurdukları hekimlerin reçete refleksleri nedeniyle anlaşılmadığından dem vurur. Mutsuzluk, değersizlik ve umutsuzluk gibi duygularla baş edemeyen kişilerin dinlenmediklerini ve yeterine anlaşılmadıklarını hissetmesi onlara olduğundan daha kötü hissettirebilir. Bu yüzdendir ki yalnız semptomu fark etmek ve defetmekten çok tutmak, anlamak ve dönüştürülmesi için medikal ve ruhsal yardım seçenekleri sunmak, danışanlara daha çok kapsandıklarını hissettirir.

Son olarak, kimi olay ya da durumlar karşısında üzgün hissetmek, insan ruhsallığına ait doğal bir tepkidir ve üzüntüye ilişkin her belirti depresyon değildir.

Böylesi durumlarda konuşmak, danışmak ve dayanışmak iyi hissettirir.

Keyifle kalın.

Uzm. Psk. Dan. Aykut BORA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.