Metrobüs Kazası : Bir Öfke Kontrol Sorunsalı

Metrobüs Kazası : Bir Öfke Kontrol Sorunsalı

Metrobüs Kazası : Bir Öfke Kontrol Sorunsalı

Geçtiğimiz günlerde toplu taşıma aracında bir saldırgan tarafından “kıyafeti” gerekçe gösterilerek şiddete maruz kalan kadına ilişkin haberin etkileri sürerken İstanbul, güne başka bir sarsıcı haber ile başladı. Metrobüs kazası haberini duyan ya da okuyanlar ilk olarak o saatlerde metrobüs ile ulaşım sağlayan yakınlarına ulaşmaya çalıştı. Şok ve hayret arda kaldı. İlerleyen saatlerde haberin detayları ve kaza anında metrobüsün içinde olan kaza mağdurlarının izlenimleri paylaşıldı.  Az sonra kazanın bireysel ve toplumsal ruhsallıkta bıraktığı izlerle birlikte yaşam olağana(!) döndü.

Metrobüsü kullanan kişi ile yolcu arasında geçen tartışmanın ardından yolcunun, metrobüsü kullanan kişiyi fiziksel “dokunulmazlık” ve “bütünlüğünü” ihlal etmek suretiyle darp etmesi üzerine kazanın gerçekleştiğini öğrendik. Kaza öncesi ve anına ilişkin detaylı bilgiler, güvenlik kameralarından öğrenilecek olsa da bu ve buna benzer olayların ardında hakim bir faktöre rastlıyoruz: öfke kontrol sorunsalı.

Öfke, sanıldığının aksine patolojik değil doğal bir duygudur. Tıpkı diğer duygular gibi ifade edilmeye gereksinim duyar. Uygar insandan beklenen öfkenin yok sayılması değil; öfkenin dönüştürülerek ifade edilmesidir; çünkü uygar insan, dürtülerini ve onlara bağlı gelişen duygularını düzenleyecek ve dönüştürecek argümanlara sahiptir.

Psikoloji literatüründe ruhsal savunma mekanizmaları olarak adlandırılan bu argümanlar, ileri düzey bir ruhsal işleyiş için gereklidir. O nedenle ilksel insanlardan farklı olarak uygar insan, dürtü ve duygularını çiğ haliyle değil; işleyerek, dönüştürerek ve ruhsallaştırarak doyurur ve ifade eder. Tam da bu gerekçe ile eyleme geçme (acting out) daha ilksel bir savunma olarak kabul edilir ve Sigmund Freud’un uygarlığın kurucusu olarak mızrak atmak yerine küfür eden insanı işaret etmesi oldukça anlaşılırdır.

Öfke Kontrolünü Sağlamak

Öfke kontrolünü sağlamak, yıkıcı ve tahrip edici ilksel dürtüler karşısında bu dürtüleri düzenleyebilecek bir benlik işleyişi ile mümkündür. Bu işleyişin gelişmesi ise ruhsal aygıtın oluşmaya başladığı yaşamın ilk yıllarından itibaren çevrenin kolaylaştırıcılığına gereksinim duyar. Kimi ailelerde öfkenin yıkıcı ve tahrip edici söz ya da eylemlere dökülerek ifade bulması bir normdur. Kimi ailelerde ise yıkıcı dürtü ve duygulara hiç alan açılmaz. Çocuklar, bu gibi duygularını ifade edemez, dürtülerini doyuramazlar. Oysa biliriz ki yok sayılan, bastırılan hiçbir şey ruhsal aygıtta yok olmaz, yalnız kılık değiştirir.

Bu iki karşıt tutum yerine doğal olana Anna Freud, şu sözleri ile işaret etmiştir. “Saldırgan uyaranlar, libidoyla normal oranda kaynaştığı zaman toplumsallaşma üzerinde ketleyici değil destekleyici olarak etki etmektedir.” Anna Freud’un sözlerinden de anlaşılacağı üzere, yıkıcı dürtüler ve buna bağlı gelişen öfke duygusu doğal kabul edilmeli, dönüştürülerek ifade edilebilecekleri savunmalar güçlendirilmeli ve dönüştürülerek ifade edilen öfkeye güvenli bir alan açılmalıdır.

Bu güvenli alan, henüz işleyen ve dönüşüm için oldukça elverişli olan çocuk ruhsallığında işlevsel olabilirken yetişkinler için ruhsal bir desteğe gereksinim söz konusudur. Aksi halde bireysel ve toplumsal ruhsallıkta yıkıcılığın en çiğ haliyle varlığını sürdürmesi kaçınılmazdır.

Uzm. Psk. Dan. Aykut BORA