Cinsel Suçların Önlenmesinde Kastrasyonun Yeri

Cinsel Suçların Önlenmesinde Kastrasyonun Yeri

Cinsel Suçların Önlenmesinde Kastrasyonun Yeri

Cinsel suç faillerine yönelik hukuki ve tıbbi düzenlemeler, konuya ilişkin otoritelerin zihnini öteden beri meşgul etmiştir. İdam, ömür boyu hürriyetinden yoksun bırakma, davranışçı tedaviler, ilaç tedavileri ve kastrasyon bunlardan bazılarıdır. Toplumsal infial yaratan cinsel saldırı ve cinsel istismar suçlarının ardından kastrasyon, zaman zaman gündeme taşınmakta, farklı yönleri ile ele alınıp tartışılmaktadır. Bilhassa medyaya yansıyan, toplumsal vicdanın provoke olduğu, çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarının ardından istismarcılara yönelik kastrasyon hatta idam yaptırımına ilişkin yoğun bir söylem fark edilmektedir. [ cinsel terapi ]

26 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yöntemelik” sonrasında kastrasyon, yeniden tartışma konusu olmuştur. İlgili yönetmelik kapsamında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen “cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve reşit olmayanla cinsel ilişki” suçlarının faillerine yönelik uygulanacak tedavi ve diğer yükümlülükler ele alınmıştır. Çeşitli disiplinlerden gelen çalışmacıların farklı bakış açıları ve argümanlarla tartıştıkları bu yaptırımlar, topumda da birtakım zihinsel bulanıklıklara neden olmaktadır.

Günlük dilde iğdiş ya da hadım etmek olarak da bilinen kastrasyon, özellikle cinsel suç faillerine öteden beri uygulanan ya da uygulanması planlanan bir yaptırım ve tedavi anlayışı olarak günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Kastrasyon dendiğinde zihinlerde ilk olarak genital organların kesilmesi canlansa da kastrasyon, fiziksel ve kimyasal olmak üzere ikiye ayrılır.

Fiziksel kastrasyonda cerrahi bir girişim söz konusudur ve testisler alınarak kişinin cinsel aktivasyonunun yok edilmesi amaçlanırken, doğurganlık yetisi geri dönülmez bir şekilde köreltilmektedir. Yakın bir geçmişe kadar birçok ülkenin iç hukuk düzenlemelerinde yer bulan fiziksel kastrasyonun işlevsel bir yaptırım ve tedavi olduğu görüşü terk edilmiş ve zamanla ciddi bir cezalandırma ve insan hakkı ihlali olduğu üzerinde durulmuştur. Böylelikle kimyasal kastrasyon cinsel suç faillerine yönelik yaptırımlarda diğer bir alternatif olarak görülmüştür.

Kimyasal Kastrasyon

Kimyasal kastrasyonda cerrahi bir girişim söz konusu değildir. Cinsel suç failindeki hormon dengesini düzenlemek üzere bazı medikasyonlara başvurulmaktadır. Kullanılan bu medikasyonların, cinsel suç failindeki testosteron hormonunu azalttığı, böylelikle cinsel saldırgan düşlemler ve davranışları üzerinde kontrol sağlayabildiği varsayılmaktadır. Bu yönüyle kimyasal kastrasyona bir ceza değil, tedavi ve rehabilitasyon olarak bakılmaktadır. Kimyasal kastrasyon sürecinde başvurulan medikasyonların kullanımının sona erdirilmesinin ardından yaklaşık olarak bir hafta içerisinde kişinin eski cinsel işlevselliğine geri döndüğü bilinmektedir. Kullanılan medikasyonların birtakım yan etkilerinin olması, bu müdahalenin temel hak ve özgürlükler ile çeliştiğinin düşünülmesi kimyasal kastrasyonun eleştirilmesindeki çıkış noktalarıdır.

Kimyasal kastrasyonun etkililiğine ilişkin yürütülen çalışmaların neticelerindeki farklılıklar da bu tartışmaların sürmesine neden olmakta, zihinlerdeki soru işaretlerini çoğaltabilmektedir. Konuya ilişkin yürütülen kimi çalışmalarda kimyasal kastrasyona rağmen cinsel saldırgan davranışın sürdüğü ve kişinin tekrarlayan cinsel suçlar işleyebildiği ifade edilmektedir. Diğer yandan kimyasal kastrasyonun uygulanması ve psikososyal müdahaleler ile desteklenmesi halinde oldukça işlevsel olduğunu istatistiksel olarak ispatlayan uzun süreli izleme dayalı çalışmalar da mevcuttur. Konuya ilişkin fikir yürüten çalışmacıların en çok görüş birliğinde olduğu husus ise kimyasal kastrasyonun cinsel saldırgan davranışı önlemede tek başına yetersiz olduğudur. Psikoterapi ve psikoeğitimlerle desteklenmesi halinde daha işlevsel olduğu üzerinde durulmaktadır.

Kimyasal kastrasyonun eleştirilmesindeki bir diğer husus ise cinsel saldırgan davranışın testosterona bağlı salt bir cinsel eylem olarak görülmesidir. Oysa cinsel saldırgan profil ve motivasyonları farklılık gösterse de çoğu zaman cinsel saldırı, cinsel kılıfa bürünmüş bir şiddet eylemidir. Bu görüşte olan birçok kimse, kimyasal kastrasyon uygulamaları yerine mevcut yasal yaptırımların yeniden gözden geçirilmesi ve cezaların arttırılması gerektiğini savunmaktadır. Oysa bilinmektedir ki bir suça karşılık belirlenen cezai yaptırımların ağırlaştırılması da o suçu önlemede tek başına yetersiz kalmaktadır.

Cinsel Saldırı

Cinsel saldırgan davranış ve suçlarla mücadelede bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç söz konusudur. Ne tek başına cezaların arttırılması ne de tek başına kimyasal kastrasyonun uygulanması, cinsel suçların önlenmesinde yeterli olmayacaktır. Diğer yandan herhangi bir cinsel suçtan ötürü hüküm giymiş faillerin, ceza kanununca öngörülen süre boyunca hiçbir psikososyal destek ve rehabilitasyon programına tabi tutulmaması nedeniyle mahkumiyet sürelerinin sona ermesiyle birlikte işledikleri suçları yinelemeleri de kuvvetli bir ihtimaldir.

Sonuç olarak;

Kişilerin bir ötekinin bedensel, cinsel ve ruhsal dokunulmazlıklarına, hak ve özgürlüklerine ilişkin hassasiyetlerinin güçlendirilmesi,

Bu algının eğitim politikaları aracılığıyla desteklenmesi,

Bu temel dokunulmazlıkların hukuki düzenlemelerle garanti altına alınması,

Cinselliğe ilişkin eril dilin ve anlayışın yeniden yapılandırılması,

Cinselliğe ilişkin yanlış inanışların ve kalıp düşüncelerin düzeltilerek gençler ve yetişkinler için cinsel eğitimin yaygınlaştırılması,

Koruyucu ve önleyici çalışmaların multidisipliner bir katılım ile sürdürülmesi,

Cinsel suç faillerine yönelik psikososyal ve psikoeğitim desteklerinin sistemli bir şekilde yürütülmesi, cinsel saldırgan davranış ve suçların önlenmesinde daha etkili bir müdahale olacaktır. 

Uzman Psikolojik Danışman Aykut Bora  

Self Psikoloji Akademi